skip to main |
skip to sidebar
Recent Posts
İşte ışıksız direncin yalan umutlarıAşılmamış coşkular
Sevgisiz öfke
Ve kül olan gençlik ormanları
Savrulup duruyor şimdi yürüyüşünde
Bir yangının çaresiz kurbanları
Keşke çıkmasaydın karşıma
İçimdeki sevinci vurmasaydın
Ne çocukluğun kalmış
Ne gençliğin var bakışlarında
Gözlerinde uçuşan üniversiteleri
Şimdi düşünmek bile istemiyorsun
Silmek için alnındaki çaresizliği
Tırnaklarını geçiriyorsun yüzüne
Kan oluyor yüzün silemiyorsun….adnan yücel
Direncin umutlarla buluşmadığı yerlerde yalan umutların karşımıza bir şekilde çıkacağını bilmeliyiz.Umut bir toprak gibidir,hayal edersin sonra gerçekleşmesi için çaba harcarsın, toprağı işleterek gelecekte yeşeren fidanlarının büyümesini ve meyve vermesini beklersin bunun için emeğini,sevgini,zamanını, güneşini,suyunu verirsin;umut edersin geleceğe dair beslediğin umutların yaşamda anlam bulmasını istersin yüreğinin ışığını,gözlerinin inancını direngenliğini umutlar için dinç tutarsın.Adımlarını coşkulu ve anlamlı atmak için yalan umutları silersin yaşamında. Her şey bu kadar basit değil evet, çünkü etrafımızı ören korku tapınakları bir şekilde sana sahte umutlar-yalan umutlar sunuyor çeşit çeşit alternatiflerle. Uyanıyorsun...daha günün ilk ışıklarıyla beraber beyninin içine işlemeye çalışıyorlar,gazetelerde,tv dizilerinde,haberlerinde,magazinlerinde....oysa hangisini seni anlatıyor hiç düşündün mü? hangi müzik senin geleceğine ışık tutuyor?Hangi kitap sana umutların için yol gösteriyor?Hangi programda senin temel geleceğin umutların ele alınıp onun için çaba harcanıyor? Oysa yüreğinden geçen nehire ses verebilsen ,umutlarını düşlerini dayatılan sahte yaşamlara göre değil kendi yüreğinin coşkunluğunda, kendi sevdan,kendi öfkenle dokuyabilsen güneşe, masmavi derinliklere coşkuyla yürümemen için hiç bir engel yok. Sevgi karşımızdakine çıkarsız,beklentisiz,hiç bir koşul sunmadan verdiğimiz,hissettiğimiz duygu değil mi?Oysa bugün sevgnin sat diyorlar,duygularını sat diyorlar,kısaca yaşamının bir bedeli var bunu sat diyorlar.Hangi sevginin maddi bir değeri vardır,hangi yaşam parayla ölçülebilir,hangi hayatı daha değersiz kılabilirler ki?
Evet gençlik gelecektir, çünkü geleceğe daha inatla,daha öfkeyle,daha umutla bakabilirler,fakat bugün o gençliği köreltmek apolitize etmek için her taraftan,her pencereden bir şey sunuluyor.
Oysa bir ormandan bir ağaç bir fidan eksildiğinde, bir damar kesilmiş demektir,bir yürek eksilmiştir.Savrulup durmamak için,bir yangına çaresiz bir şekilde kurban gitmemek için yürümeli,ışıksız bir koridorda neyle karşılacağını bilmeden yürümek yerine,ışık saçan direnci yakalayıp yürümek gerek.Çalınan cocukluklara,gençliklere yeni halkaların eklenmemesi için kendi ışığımızı yakalamalıyız,yoksa yarın yine kendi belirsizliği içinde kendi bünyesinde yeniden kendi renginin sadece özünde kalmış dışa yansımamış haliyle doğacağı içten bile değildir.Yaşamın gerçek renginin
kuşanmasını sağlamak, o renklerin senin yaşamını anlamlı kılan renkler olduğunu görmek için geç kalmamak gerek.
Sevgiler...bize bütün yaşamın çaresizliklerini unutturan,bizi bizden alan sevgiler.İçindeki sevinci,yüreğindeki direnci,bakışlarındaki umudu yarına taşımak için hiç eksik olmayan-olmayacak duygularımız.Çaresizlikler içinde boğulmak değildir yaşamak, bütün köhneleştirilmiş,körleştirilmiş yaşamlar-hayatlara inat umutla bakabilmek-umutla sevebilmektir.Yarının ne getireceğini elbette bilemeyiz,ama yarınıda kendi akışına kendi olağanlığına bırakıp ne gelirse gelsin diyerek güne merhaba dememeliyiz.Yarınlara kendi sevgilerimiz,kendi yaşamımız,kendi ışıklarımız,kendi umutlarımız ve sabahlarımız diyebilmek için duyguyu, düşüncenyi ve umutları yaratacağın-yaşatacağımız günlerin doğacağı umuduyla...
Gözlerinde bir anda dört mevsim
Her mevsimin güzelliğinde sen
Bunca ayrık ve diken içinden
Güle çıkmak işte budur desem
Bilmem inanır mı bana çiçekler
İçimde sayısız denizlerin şahlandığı
O günü tarihlesem şimdi
Irmak ırmak çizsem zamanın yüzüne
Adına sonsuzluk desem
Ve her saniyesini o sonsuzluğun
An be an şiirleştirmek istesem
Bilmem inanır mı bana sözcükler………….Adnan Yücel
Sessizlik ve zulüm aynı karede aynı anda anılacak iki kelime , yaşanabilecek iki kesit,herkes kendince bir zulüm bahçesine tanıklık etmiştir-yaşamıştır.Öyle anlar yaşarız ki duyguların bazen hüzne acıya dönüştüğünü görürüz,bazense coşkuya,sevince,aşka...Gözlerimiz yaşanan duygulara-anlara ve olaylara karşı kendi tepkisini verir,şeklini alır. Hüzünlenir bazen buğulu bir rüzgar gibi sessizce derinlere dalar,kimi zaman ağlar usul usul yağmurun yüreğimize dokunan ezgilerini taşır yüreğimize, göz pınarları açılır...Coşkuyuda yaşarız, gözler bir anda parıldayan etrafına ışık saçan bir çift bakış olur karşısındakine bütün sıcaklığını yansıtır.Bazende gözlerdeki bakışlar sevgiye aşka dönüşür,işte o an bütün duygular gözlerde anlamını bulur, ilkbaharın direnci ve coşkunluğu,yaz'ın sıcaklığı ve tutkusu,sonbaharın hüznü ve özlemi,kış'ın duruluğu ve berraklığı , her biri o bakışlarda dokunur kalbin derinliklerine bir tutam umut olur geleceğe.İşte o an gözlerde dört mevsimi grebilir-yaşayabiliriz.Çevremizde açan,yeşeren, ayrık duran dikenlere inat güle çıkmak güle dönüşmek,kardelen misali direngen durmaktır bu.Çiçekleşir gözler,bizde bunu içten yaşayıp-yaşatıktan sonra çiçeklerin bize inanması bizle birlikte açmaması i,çin bir neden kalabillir mi?
Evet, içimiz,yüreğimiz öyle anlara tanıklık ediyor ki,öyle anları yaşama taşıyoruz ki,sayısız denizler içimizdeki şahlanıyor,taşkın sulara dönüşüp şelaler gibi görkemli bakıyor yarına.Her birimiz kendimizce bazı anlarımızı-zamanlarımızı tarih sayfalarında işaretlemişizdir.Sayısız kez çizmişizdir gökyüzünün atlas maviliğine duygularımızı.Irmak ırmak akmışızdır,suyun ahenginde kendi benliğimizi bulmuşuzdur.Gökkuşağının bütün renkleriyle her buluta ayrı bir ton ayrı bir renk katıp okyanuslara gölgesini katmışızdır. O anlar bizim için ölümsüzleşmiştir.Sonsuzluk demişizdir...bazen sözcükler sıralayıp şiirleştirmişizdir,bazen resmedip yüreğimizdeki duvarlara asmışızdır,bazen ezgilere dönüştürüp bütün içtenliğizle türküleştirip haykırmışızdır. En büyük tanığımız yıldızlar olmuştur gecenin koynunda,, günün ilk ışıklarıyla uyandığımızda sabah güneşi gözlerimize şahitlik etmiştir.Evet günü bütün güzellikleriyle birlikte içimizden dile gelen cümleler-sözcükler,yüreğimizin derinliklerinde haykıran sözcükler ,dudağımızdan dışarıya taşmasada şahidi olmuşlardır.Her doğan gün gözlerindeki anlam bütün mevsim renklerini taşısın..
Merhaba arkadaşlar sizlerinde bildiği gibi Google’ın bir çok servisine ve youtube sevgili devletimiz sansür attı.Yalnız istedikleri kadar engellesinler biz yine de internet özgürlüğümüz kısıtlamayıp bu servislere bağlanacağız…
Şimdi nasıl bağlanacağınızı anlatacağım…
İlk olarak hosts dosyasını açalım. hosts dosyası farklı işletim sistemlerinde farklı yerlerde bulunuyor.
Windows NT/2000/XP/2003/Vista: WINDOWS\system32\drivers\etc\ varsayılan konum durumunda. Eğer hosts dosyası burada değilse lu registry girdisinden nerede olduğunu öğrenebilirsiniz: \HKEY_LOCAL_MACHINE\SYSTEM\CurrentControlSet\Services\Tcpip\Parameters\DataBasePath.
Windows 7: : WINDOWS\system32\drivers\etc\ konumunda bulunmakta.
Windows 95/98/Me: WINDOWS\
Linux: /etc
Mac OS 9 ve daha öncesi: System Folder: Preferences
Mac OS X(*): /private/etc
Hosts dosyasını açtıktan sonra dosyaya aşağıdaki satırları ekleyin…
74.125.159.138 www3.l.google.com
74.125.159.139 youtube-ui.l.google.com
216.239.32.10 ns1.google.com
216.239.34.10 ns2.google.com
216.239.36.10 ns3.google.com
216.239.38.10 ns4.google.com
74.125.79.100 uk.youtube.com
74.125.79.100 de.youtube.com
209.85.229.99 youtube.com
209.85.229.99 www.youtube.com
74.125.79.100 translate.google.com
209.85.129.138 suggestqueries.google.com
74.125.159.138 earth.google.com
74.125.159.138 books.google.com
74.125.159.139 code.google.com
74.125.159.139 code.l.google.com
ve kaydedin…
Eğer Windows 7 kullanıyorsanız ve hosts dosyasını değiştiremiyorsanız farklı bir yol denemelisiniz…
ilk önce windows 7 de açtığınız oturumun administrator ile açıldığına emin olun.Daha sonra başlat menüsünden donatılar/notepad (türkçesiyle not defteri) i bulun ve üzerinde sağ tuş tıklayın.Daha sonra gelen menüden Yönetici olarak çalıştıra tıklayın.
notepad açıldığında dosya–>aç menüsünü seçin daha sonra C:\windows\system32\drivers\etc\ konumuna gelin.Orada hiç dosya bulamayacaksınız.Bunu düzeltmek için Metin Belgeleri yazan yerdeki seçeneği Tüm Dosyalar olarak değiştirin.Son olarak hosts dosyasını seçip değişikliği yaptıktan sonra ctrl+s yaparak işleminizi tamamlayın.
İşte bu kadar =)
Savaşa karşıdır bütün çocuklarkışın: kar altında her sabah
tükenip erise de solgun nefesi
yazın: göğsü sırmalı fabrikalarda
çarkları döndürse de yoksul alevi
savaşa karşıdır bütün çocuklar
nice ölümlerden geçmislerdir
nice rüzgarlar içmislerdir
gelincik tarlası çocuklar
(Emek koyun çocukların adını)......
REFİK DURBAŞ
Çocukları birbirinde farklı kesinlikle görmeyin, çünkü bakışları ortaktır,farklı ortamlarda farklı mevsimlerde,farklı güneşler ve farklı yağmurlar altında olsalarda gözlerindeki bakışlarda masumiyetleri, yüreklerindeki sevgi okyanusu, ellerindeki tazelik hep aynı kalır.Onların gözlerine bakın, bakın ki saf bir sevgi nasıl yeşerir görün,gözlerine bakın ki nasıl çıkarsız ve fütursuz yaşamdan beklentiler olur onu görün, bakın ki kin ve öfkeden bir nebze bile bir etki var mı?Nasıl sevgiyle,içten ve sıcak baktıklarını göreceksiniz.Onların gözleriyle bakamazsın sevemezsin yaşamı. Gözlerinde bir an bile anlamsızlık hissettiğinde bak çocukların gözlerine umutların nasıl yeşerdiğini gör,gökyüzünün alev rengini nasıl yarınları ışıttığını göreceksin,içindeki korku yığınağını geleceğe dair umutsuzlukların yerini umudun aldığını göreceksin.Evet yarını görmek istiyorsan bakmalısın çocukların gözlerine tertemiz bir yürek ışıltısının çığlığını göreceksin, özgürlüğe kanat çırpan taze yürekleri göreceksin.
Savaşa karşıdır bütün çocuklar,çünkü onlar her karşısına çıkan çocukta bir paylaşım duygusunu yaratabilir,konuşmayla kuramadıkları bağı gözleriyle yapabilirler.Çocuklar her zaman aynı ortamda aynı koşullarda büyüyemiyorlar değil mi?Her birimiz farklı durumlara tanıklık etmişizdir, bir çocuğun kar altında titreyen sesinin bile içinde sevinci,gözlerinde ışığı görebiliriz,yazın sıcağında fabrikalarda çocuk parmakların,ellerin makinaların dişlilerini nasıl kavradıklarına tanıklık etmişizdir.Savaşlarda en büyük yıkımı onlar yaşamıştır,savaşların ilk vurduğu yürekler yine onlarındır,sevgilerinin, oyunlarının ortalarında patlayan bombalara hiç anlam verememişlerdir.Ve her biri farklı coğrafyalarda yıkımlara,ölümlere,yangınlara tanıklık etmişlerdir, nice rüzgarların soluğunu ta ciğerlerine çekerek hissetmişlerdir.Evet gelincik tarlasıdırlar onlar ,çünkü bütün bunlara karşı onların gözlerinde yine yarınlar umutludur,yine yeşildir, yine güneş doğacak,yine yıldızlar yol gösterecektir.
O küçücük yürekleriyle bazen kimsenin doldurmadığı kadar isyan,taşırlar, güzellikleri alarak koyunlarına ne olursa olsun direnç yüklü sabahllar hep vardır gözlerinde, tıpkı papatyaların doğada yaygın bir şekilde farklı güzellikle dirençle boy vermesi gibi onlarda farklı coğrafyalarda farklı güzelliklerle hayatı sarmalarlar.Özlemlerinen yangını yine onların gözlerindedir,bir fırtınada,kasırgada nasıl dingin durup karanlıklarda meşaleler yakmak istiyorsan bakmalısın,bakmalısın çocukların gözlerine.gülümseyen yarın yüklü bakışlarına. Gözlerinde çocuk bakışların yitirme, çaresizliğe düştüğünde çocukların gözlerine bak, umutsuz bir anda,güneşsiz bir sabahda,içine korkunun hakim olduğu anlarda bak,bak çocukların gözlerine;bak ki yarınlar sende olan anlamını hiç yitirmesin.Yeni bir gün ve bir sabah,bu hayatta sevgiyi en çok hak eden çocukların savaşa ,yeni yıkımlara ,açlığa ve yokluğa tanık olmaması dileğiyle, onlara güzel bir dünya bırakalım,büyük ustanın dediği gibi "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşçesine",evet çocuklar inanın inanın çocuklar güzel günler göreceğiz güneşli,mutlu ve umutlu yarınlar...
Bulutlara bakmak istiyoruz,
Güneşte yanmak, tuz koklamak.
Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden.
Neden edelim zaten: biz birer yolcusuyuz sadece.
Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle.
Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var,
Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta.
Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular.....
PAPLO NERUDA
Başını kaldır bak bulutların tazeliğine ,bak ki her gün her ana nasıl farklı bir şekille karşımıza çıkıyor,her kes kendince istediği anlamı yükleyebilir.İstediğin şekilleri yapabilirsin, istediğin renge boyayabilirsin düşlerinin tazeliğinde,umtlarının direngenliğinde ve özlemlerinin susamışlığında.Bak ki, mavilikler içinde nasıl dans ettiklerini gör,usul usul mavi bir atlasta süzülüşlerini izle,kaç kişi bu güzellikleri bu denli yoğun duygularlayaşar ve düşünür onu hisset,kaç kişi seninle birlikte anlam yüklemeye çalışır, kaldır başını bak masmavi bir okyanusun ortasında ufka doğru gözlerinle yürü.Şimdi sabah güneşine baktım,gökyüzünün kirlenmemiş duruluğuna,içine çekiyor insanı o kadar güzel ve görkemli.Güneşin yakıcılığı daha kendini hissettirmiyor sabahın ilk saatlerinde yalnızca tatlı bir sabah güneşi yüreğininz karanlık penceresinde içeriye doğru süzülüyor...Kaldır başını bak yüreğindeki nem tutmuş,kuytu köşelerine güneşi taşı, taşı ki yarınlara daha çok umut taşıyasın, sevdaların güneşin ışıklarıyle birlikte engin denizlerde yelken açsın, yelkenlerine bütün güzellikleri topla, topla ki en ufak bir rüzgarda savrulmasın, direncini hiç bırakma,umudunu yitirme,coşkunu erteleme ve yarın sabahta farlı bir güne günaydın diyebilesin.
Evet kimseyi tedirgin etmiyoruz, kendimizce,kendi yelkenimizle açılmışız engin ufuklara, yarına kendi düşlerimizle, kendi umutlarımızla yürüyen birer yolcuyuz, farklı yollardayız her birimiz,farklı sabahlarda,farklı şehirlerde ama aynı göğün altında,aynı güneşin sıcaklığında ve gecenin koynunda aynı yıldızların bahçesindeyiz.Belki sana daha yakın yıldızlar,denizin kokusu, rüzgarın esintisi, belki ben daha başka anlamlar yüklüyorum mavi atlasta süzülen bulutlara ve güneşi daha farklı bir tebessümle karşılıyorum.Birer yolcuyuz ve gidiyoruz,beraberimizde zamanıda götürüyoruz, ve gerideki zamana dair sabahın ilk ışıklarının gizemini içimizde taşıyoruz.Yelkenlimiz denizin ortasında biz yarına merhaba dedikçe ilerliyor,güller dikiyoruz suyun orta yerinde en derin kalbine,kendimizce ,karanfiller bırakıyoruz yakamozların beliren parıltılarına.Kengi gölgelerimiz kendi yarınlarımız diyerek aydınlık sabahlara yelkenlerimizi çeviriyoruz-çevirmeliyiz. Sende çevir yelkenini, çevir ki yarına daha güçlü duralım,çevir ki yarın aynı göğün altında aynı güneşin scıaklığında,aynı rüzgarın direngenliğinde ve aynı denizin ve gökyüzünün mavi direngenliğinde yarınlara merhaba diyelim.
Yaz aylarına girdiğimiz bu günlerde birçok anne ve babanın ortak derdi çocuklarının kendi odalarında, arkadaşlarının evlerinde veya internet kafelerde bilgisayar başından ayrılamama, geç yatma, hareketsiz kalma ve tatilin gerçek nimetlerinden faydalanamama şikâyetleridir. Gerçekten de “Screen Time” denilen ve televizyon veya bilgisayar ekranı önünde geçirilen süreyi sınırlamak her ebeveynin yaz tatili kâbusudur. Bu yazımızda ekran başı, “Screen Time” süresinin neden olduğu temel fizyolojik ve psikolojik sorunlara değinecek ve esas olarak çocukların gözü ile bir sosyalleşme aracı olarak görülen bu sürenin nasıl ve uygun yöntemler ile sınırlanabileceğini irdeleyeceğim.
Bilişim çağında Obezite yetişkinler ve çocuklar için küresel bir salgın niteliğindedir. Çocukluk çağında obezitenin artışı televizyon ve bilgisayar başında geçirilen sürenin artması sonucu fiziksel aktivitelerin azalmasına bağlı davranışsal ve çevresel faktörlere bağlanmaktadır. Çok açıktır ki ekran başında geçirilen sürenin artması sadece fizyolojik değil, esas olarak zaman içinde psikolojik sağlık sorunlarına da neden olmaktadır. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre çocuklarda günde iki saatten fazla ekran başında geçirilen süre doğrudan fazla kilolara neden olmaktadır. Bu araştırma aynı zamanda gece vakti ekran başında geçirilen süre uzadıkça bu, çocukların yatağa girmeye direnmelerine ve uykuya dalma sürelerinde gecikmelere neden olmaktadır. Uyku düzensizliğinin birçok psikolojik sorunu da tetiklediğini biliyoruz. Odaklanamama, dikkatsizlik, huzursuzluk, isteksizlik, anksiyete veya depresyon gibi birçok psikolojik sorun uyku düzensizliği ile beslenir.
Özellikle yoğun vurdu-kırdı oyunları oynayan küçük çocuklarda ciddi zorbalık belirtileri, hayatı doğru algılamama, gerçekleri hayal ile karıştırma gibi davranışsal bozukluklara sık rastlanmaktadır. Ekran başında geçirilen sürenin artması küçük yaştaki çocukların hayal kurarak gerçek Dünya’da yaratıcı ve fiziksel aktivite eklenerek oynayacağı oyunlara zaman kalmamasına neden olmaktadır.
Aynı araştırmada ilköğretim öğrencilerinden yatak odalarında bilgisayar olanlarda ciddi bir okul performansı düşüklüğü izlenmektedir. Daha ileriki yaşlar için bu bulguya rastlanmadığı gibi gençlerin ileri de bahsedeceğim sosyalleşme ve araştırma/öğrenme süreçleri açısından bunun bir zorunluluk olduğunu vurgulamalıyım.
Ekran Başı Süresini Azaltma
Çocuklarınızın ve sizin televizyon karşısında ve bilgisayar başında geçirdiğiniz süre aslında farkında olduğunuzdan fazladır. Öncelikle izleyerek bu süreyi ölçün. İzleme ve takip etme süreci içinde büyük ihtimalle basit önlemler ile bu süreyi bir miktar azaltmak mümkün olabilecektir. Öncelikle arka planda çalışan; gerçekten bir programı seyretmez iken öylesine, kendi kendine çalışan televizyonu kapatın! Siz belki farkında olmayabilirsiniz hızlı değişen reklamlar mutlaka çocukların dikkatini çekecektir. Yiyecek reklamlardaki çekiciliğin obezitenin nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Özellikle Türkiye’de ciddi bir gizli reklam sorunu vardır, bunun bilincinde olun. Çerez, meyve suları, kola, fast-food tarzı reklamlarda sanatçıların kullanılması rastlantı değildir.
Yatak odalarından televizyon ve bilgisayarları çıkarın. Evde ortak alanlarda kullanılan televizyonlarda seyredilen programların ebeveynler tarafında takibi, yine ortak alanlarda kullanılan bilgisayarda ziyaret edilen internet sitelerinin izlenmesi çok daha kolay olacaktır.
Televizyon başında yemek yemeyin. Televizyon başında yemek geleneksel aile yemek sohbetlerini engellemekte, bizleri çocuklarımızdan uzaklaştırmakta ve aynı zamanda televizyonun verebileceği motivasyon ile sesli “hapır hupur” yemek yeme alışkanlığına neden olmaktadır.
Okul zamanı televizyon ve bilgisayar süreleri belirleyin. Okula giden çocukların ders çalışmaktan arta kalan tüm zamanlarını televizyon veya bilgisayar başında geçirmelerine izin vermeyin. Eğlenme amacı ile ekran başına geçeceklerine onlara ve kendinize bunun yerine kitap okumak, müzik dinlemek, fotoğraf çekmek veya spor yapmak gibi meşgaleler bulun. Çocuk ve ergenler için eğitimdeki temel ilkeyi unutmayın; onlara örnek olun. Rol modeli olarak sizleri görmek isteyecekleri aşikârdır. Onlarla birlikte televizyon seyredin, aktif katılımcı olun. Çocuklarınızın televizyon seyretme zamanlarını belirlerken bu sürenin onlar ve sizin için mümkün olan en eğlenceli zaman olmasına çalışın. Gerçekten eğlenmediğiniz zaman televizyonu kapatın. Özellikle yakın mesafeden seyredilen televizyonun ciddi göz bozukluklarına neden olduğu da bilinmektedir.
Kanallar arasında gezinmeyin. Televizyonunuzun tüm kanallarının sizler tarafından başlangıçta ayarlanmış olmasına dikkat edin. Buna rağmen sürekli kanallar arası gezinirken (zaping) özellikle küçük çocuklar açısından sakıncalı programlara rastlama olasılığı sizi üzebilir, bu sebeple gazetelerdeki TV programlarını ailenizle birlikte izleyerek sadece o programların zamanında televizyonunuzu açmaya çalışın.
Programlar hakkında yorum yapın. Rol modeli olurken özellikle ölçme değerlendirmede analitik düşünce tarzı geliştirebilmeleri için çocuklarınız ile programları tartışın. Beğenmediğiniz veya beğendiğiniz karakter yorumları, sebep sonuç ilişkilerinin algılanması, etik değerler, çevre ve toplum duyarlılıkları açısından gerçeğe yakın örnekler sizlerin çocuklarınıza verebileceklerinizi arttıracaktır.
Çocuklarınız ile konuşun. Onlara ekran başında geçirdikleri sürenin neden sınırlanması gerektiğini anlatın. Obezite sorunları yerine ileriki yaşlarda faydalanabilecekleri farklı sportif yeteneklerden, okuma alışkanlığından, bisiklet kullanma zevkinden, müzik dinleme alışkanlıklarından ne olursa olsun yüz yüze kurulan arkadaşlıkların sohbetlerin değerinden bahsedin, etkili olacaktır.
Bilgisayar Kullanımı ve Bilgisayar/Video Oyunları
Yurt dışında yayınlanan makaleler özellikle video oyunlarının bir aile deneyimi haline getirilmesinden yana görüşler bildiriyor. Ancak bizim ülkemizde belki bir sonraki nesil çocukları ile birlikte video veya bilgisayar oyunları oynamaya daha yatkın olabileceğini düşünüyorum.
Bugün Türkiye’de 4-5 yaşlarda bile bilgisayar ve internet kullanımı başlamaktadır. Küçük çocukların internet başına oturduğunda girebileceği siteleri mutlaka sınırlayın ve onlara tuş takımını doğru biçimde kullanmayı öğretin. Girmesine izin verdiğiniz siteleri “BookMark” olarak ayarlayın ki bu sitelere gireceğim derken farklı siteleri görmesin.
Günümüzde çocuklar arama motoruna sadece “oyun” yazıp rastgele sitelerde kendileri için tehdit oluşturan içeriğe doğrudan ulaşabilmektedir. Bu yüzergezer kelimeleri indeksleyerek Google benzeri arama motorlarını avlamaya çalışan kötü içerikli siteler bulunmaktadır. Ne yazıktır ki ülkemizde anne babalar okuma yazma bilmeyen çocuklarının Google arama motoruna kendi başlarına oyun yazıp sitelere erişmelerini övünç kaynağı olarak görmektedirler.
Bilgisayar karşısında çocukların ve daha önemlisi gençlerin geçirdiği zamanda birkaç önemli süreç ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki birkaç sene önce MSN iletişimi ve bugün itibarı ile FaceBook, Friendfeed veya Twitter tarzı mikro blog yazışmaları; yani mesajlaşma. Özellikle gençlerin bu imkânları “sosyalleşme” olarak görmeleri arkadaşlık etmek için kullanmaları doğaldır. Onlar FaceBook’u açtıklarında bizim nesil için “sokağa çıkmış” oluyorlar. Burada dikkat edilecek en önemli konu aynı fiziksel hayatta olduğu gibi mutlaka sadece tanıdıkları ile konuşmaları, iletişime geçmeleri ve nick name (takma isim) kullanarak internette gezinmemeleridir.
Sadece gerçekten kendi arkadaşları veya tanıdıkları ile konuşuyorlarsa problem etmemelisiniz. Yeter ki ekran başında geçirdikleri toplam zaman günde iki saati geçmesin. Televizyon seyrederken veya bilgisayar kullanırken çocuklarımızın harcadığı süre günde iki saati geçiyorsa, sadece oturma sırasında beden duruşu (Postür) bozuklukları, göz yorgunlukları ve hareketsizlik sonucu obezite gibi fizyolojik sorunlar değil daha önce bahsettiğimiz psikolojik sorunların da mutlaka ciddi tehdit olduğunu bilmelisiniz. Bu sebeple mutlaka bilgisayar kullanımını da sınırlamalısınız. Kural koyun ve daha önemlisi kuralı uygulayın.
İletişim dışında bilgisayar kullanımında en fazla zaman alan diğer bir süreç bilgisayar oyunlarıdır ki benim gördüğüm daha ciddi bir problem olduğudur. Bilgisayar veya video oyunları bağlılık yapar; fizyolojik sorunlar bir yana çocuklarınızın ve gençlerin ruhsal gelişiminde bilgisayar oyunları özellikle bağlılık yapmaları sonucu ebeveyne direnme, sanal alemin başıboş sorumsuzluğu, hayal dünyasındaki çekicilik sonucu gerçek ötesi istemler..vs, tüm bunlar özellikle ergenlik çağında ciddi psikolojik sorunlara yol açar. Hele internet üzerinden oynanan oyunlar; geçen sene bu yüzden öldürülen bir çocuk bile oldu. Mutlaka oyun programlarının sorunlarını çocuklarınıza anlatın ve birlikte bunlardan kurtulun.
Bilgisayar ve/veya internet süreçlerinde diğer bir sorun da günümüzde televizyon kanallarının da Zap-Zup veya benzeri adlar ile taklit etmeye çalıştığı komik kısa amatör videolarıdır. Recep İvedik tarzı absürd hareketleri yücelten yüz karası filmlerin ne yazık ki popüler olduğu ülkemizde özellikle gençlerin seyrettiği videolara dikkat edin. Bu sorunla baş etmenin yolu hiçbir şekilde aile filtreleri veya benzeri yasaklar değildir. Çocuklar için bu veya benzeri bilgisayarda ne yaptığını izleme programları belki bir nebze olsun önleyici tedbir olarak düşünülebilir ancak gençleri dizginlemek daha zordur. Bunun yerine bilinçlendirmeyi tercih edin. Bu tür videolar sadece vakit kaybına neden olmaz, belki de farkına varmadan onları olumsuz yönde etkileyebilirler de.
Son olarak çocukların veya gençlerin ekran başında geçirdikleri süreyi onlar için ödüllendirme veya cezalandırma aracı olarak görmeyin. Günümüzde ekran başında yapılacak iletişim ve eğitim aynı zamanda çağımızın bir gerekliliğidir.
Ekran Kullanımının Doğru Yolları
Ekran başında geçirdiğimiz sürelerin tümünü eğlence veya boş vakit olarak görmek de doğru değildir. Zamanınızı bilinçli, planlı ve doğru olarak harcıyorsanız, hem televizyon hem de bilgisayar başında geçirdiğiniz süreler çocuklar ve gençler için aynı zaman çok faydalı da olabilir.
Türkiye’de National Geographic, Discovery Channel, The History Channel, Animal Planet gibi tamamen belgesel yayın yapan televizyon kanalarından “Yemekteyiz” benzeri Türk adet ve örflerine küfür etmeyi marifet sayan programlara kadar her türlü TV programı bulunabilmektedir. Siz ailenizin tümünü kavrayacak özellikle çocukların veya gençlerin yaşlarına göre seçilmiş doğru televizyon kanalı ve/veya programlarını seçebilirsiniz. Çocuklarınız biraz daha genç sayılabilecek yaşta iseler belgeseller yanında çeşitli politik tartışma, tarih ve ekonomi sohbetlerini tercih etmenizi salık veririm. TV kanallarını doğru kullanmayı göz önünüzde tuttuğunuz sürece, bu bilinçle hareket ederseniz ben şahsen televizyon seyrederek her yaşta insanların çok ciddi bilgilenileceğine inanıyorum.
Bilgisayar ve/veya internet kullanımı da benzer argümanlar söz konusudur. Eğer bilgisayarı ve özellikle interneti araştırma, kendinizi geliştirme, mesleğinizde ilerleme, bilgilenme ve yenileme amaçla kullanırsanız bilgisayar başka hiçbir araç ile benzer faydayı elde edemeyeceğiniz çağımızın gereği bir buluştur.
e-posta kullanımı ve bu şekilde kurulan iletişim gençlere yazma alışkanlığı sağlar. Bilgisayardan dinlenilen müzik sizi dinlendirir, wikipedia veya “How Stuff Works” benzeri araçlardan tutun herhangi bir konuyu hatta bir mesleği öğrenebilecek yüzlerce internet sitesi elinizin altındadır. Gençlere bilişim araçlarını doğru biçimde kullanabilmeleri için öğüt vermelisiniz.
Sonuç Olarak Ekran Başı Süreniz
Televizyon ve bilgisayar doğru biçimde, baştan planlanarak ve bilinçli kullanıldığında bile sağlık araştırmaları evde bu cihazlar karşısında günde iki saatten fazla sürenin harcanmamasını gerektiğini bildiriyor. Amerika’da yapılan bazı araştırmalarda 8-18 yaş arasında çocuk ve gençlerde bu sürenin 7.5 saate kadar çıktığını söylüyor, daha acıklısı bu çocukların kitap okumak için harcadıkları ortalama zaman günde yarın saatten az. Japonya’da ise durum çok daha vahim; bilgisayar ve oyun konsolları başına esir olmuş anti sosyal hatta kişilik bozukluklarına sahip evinden hiç çıkmayan çocuklar bile var.
Ebeveynlere tavsiyem mutlaka çocuklarınız ile birlikte ekran başında geçirdiğiniz süreyi sınırlamanızdır. Karşılıklı anlayış, doğru rol modeli olma çabası ve ısrarcı bir tutum yarın karşılaşabileceğiniz çok daha farklı ve belki de zor sorunları engelleyecektir.
Son olarak peki acaba ben çocuklarımı bilgisayar başından kaldırabiliyor muyum? Zor oluyor! Ama çalışmaya devam ediyorum.
Dario Fo: Ben Ulrike, Bağırıyorum
Adı: Ulrike.
Soyadı: Meinhof.
Cinsiyeti: Kadın.
Yaşı: 41.
Evet, evlendim. Sezeryan doğumlu iki çocuğum var. Evet, eşimden boşandım.
Mesleği: Gazeteci.
Milliyeti: Alman.
Bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. Suç? Özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. Her şeyin: Beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. Hukuk Devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. Kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkesi için eşittir. Kadının özgürlük ve eşitliğim en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. Size teşekkür ederim. Beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. Morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve "duyu organlarımdan yoksun bırakarak" beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. Deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. Beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. Neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: Gece gündüz. Gece hangisi, gündüz hangisi peki? Nasıl bilebilirim? Pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. Sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. Sessizlik. Dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. Ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. Hiçbir şey!
Tümü sessiz ve beyaz. Beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz.
Sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem.
Beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. Gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz.
Bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir Japon balığı gibi çekingenim. Sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. Beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. Çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: Onları temizliyorum, yan yana diziyorum... Yeniden üzerime yapışıyorlar... Yoo, hayır! Hayır! Onları durdurmalıyım. Beni delirtmeyi başaramayacaksınız... Düşünmeliyim! Düşünmek! İşte düşünüyorum.. Sizi düşünüyorum. Bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: Sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. Gösteriye bayılıyorsunuz... Direnç göstermemden korkuyorsunuz... Benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.
Göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk!
insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: Ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. Zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.
Delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... Yanaklara pespembe, gözkapaklarına Cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: Altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile...
Ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: Korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. Evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. Bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. Ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile…
Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... Çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... Çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... Ama daha da beteri: En çöle dönmüş, en kurumuşu.
Beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... Hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. Cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. Ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. Ah, işte hafif bir hışırtı: Kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. Ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. Hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. Masanın üzerine bırakıp gidiyor. Kilitliyor. Yeniden sessizlik.
Yemek için ne getirdiler? Hamburger. Bir bardak greyfurt suyu. Haşlanmış sebze, bir elma. Aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. Gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. Bıçak yok, çatal yok. Sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. Kendi kendimi yok etmeme razı değiller. Bu onlara ait bir karar olacak. Zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... Hatta çok fazla yardımcı olacaklar. Temiz bir iş... Beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.
Kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... Bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... Emir verin. Uyuyun, uyuyun Almanya’nın ve hatta Avrupa’nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! Çığlığım sizi uyandırmayacak... Mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. Öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: Türk, İspanyol, İtalyan. Yunan, Arap göçmenler ve tüm Avrupa’nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar...
Tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. Cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. Plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! Tritritri, vrommvroomm... Mengene! Frufrufrufrufluuutttss... Pres! Paat! Matkap! Frufrufrufru... motor! Popopopo... kazanlar! Ploffploffploff...
Gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! Ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım.
Sessizlik yeter artık! Kendi kendime gürültü yapacağım: Mengene: Frufrufru... Pres: Paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff...
Gaz, gaz çıkıyor! Öksür: Öhö öhö öhöö!
Zincir: Ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...
Yeter, yeter! Makineler dursun, susun!.. Sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... Ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... Dinleyin, ne tatlı, huzur verici... Ben cennetteyim... Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... Asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... Mükemmel bir ruh ve beyinle... Böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.
Şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhofu göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda boğulma izleri yok... Boynunda hiçbir morarma lekesi yok... Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, donun, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.
Cesedim bir dağ gibi ağır... Yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil,
içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında...Cezmi Ersöz
Aşk, hep hayatımızın bir noktasında, bir köşesinde,bir şekilde karşımıza çıkar.Bir buluta aşık olursun mavilikler içinde onunla beraber gökyüzünde dans eder onunla usul usul akarsın başka yüreklere.Bazen bir çiçeğe aşık olursun direngenliğine hayran olursun,rengi senin içindeki bütün buzulları eritir,bütün çaresizlikleri bir kenara atıp sadece onun kokusunu duyumsamak istersin.Bazen bir arkadaşa aşık olursun yürek dostun olur,paylaşmadığın cümleler,paylaşmadığın acıları, sevinçleri onunla yaşar onunla omuzdaş olursun hayatın karşısında.Ve sevgili kimsenin onun yerini alamayacağı sevgili...Ondan sen olursun içindeki bütün duygular bir bir akara sevgilinin yüreğine,çevrende her şey daha güzel, daha olumlu daha sevdalı olur, yaşama sımsıkı sarılırsın çünkü her an daha anlamlı daha yaşanası ve zaman kaybetmek istemezsin.Acıyada dönüşebilir ,yüreğinin bir yerindeki sızı tenine alacağın her darbeden daha fazla acı verebilecek duruma gelir. Dokunur yıllardır kimsenin girmediği ücra karanlıklara, dokunur sabaha durgun bir şekilde uyanan yüreğine bir başka olur uyanışları,bir başka güler.Aşk bir yolculuktur evet,uzun ve engebeli içinde binbir çeşit setlerle örülü bir yolculuk, o yolculuk ki seni çiçekler ülkesine götürecek gökyüzünü kendi renginle boyayacağın istediğin resmi resmedeceğin anlara götürür.Hayatın diğer alanlarındaki sorunlar artık seni bu kadar etkilemez,can sıkıntını bu kadar arttıramaz.
Aşk bir gerçekliktir,bazen kabul etmesekte, bütün sıcaklığına rağmen yüreğimizdeki kilitleri kırmasakta.Bir başka ışık olur karanlıklarımızda, yüzünde apayrı bir tebessümle hayata merhaba dersin,arkadaşına daha farklı bir sıcaklıkta sarılırsın.Ve bunu yarına ertelemenin bazen hiç bir anlamı yoktur,çünkü yarının aynı güzellikte aynı durulukta kalacağının garantisi yoktur.Aşkı yarına ertelemek umutlarını ,duygularını kilit altında tutmaya devam etmek demek,yarın demek korkuların devam etmesi demek,yarın demek hayatı ertelemek demek,yarın demek sevgiyi ertelemek demek.Aşk düşüncel ve ruhsal olarak paylaşımalrın,yaşama bakışın iki yürekte anlam bulması ,iki yüreğin aynı ezgiyle göğü kucaklaması ,yarını sarmalamasıdır.Aşk her zaman kapımızı çalmayan ,her zaman düşlerimizi tazeleme fırsatı olmayan bir duygudur,bu duygunun anlamını bütün yoğunluğu ile ertelemeden sevgiyle ve özgür bir şekilde yaşanacağı günlerin umuduyla....