Recent Posts
RSS Feeds

16 Aralık 2010

19 Aralık’ın Onuncu Yılında…


Onlar dönmediler.

Çünkü sizin hayat dediğiniz şeyin, bir ölüm kuyusu olduğunu çoktan görmüşlerdi. Bize de gösterdiler. Sizin hayat dediğiniz şeye dönmedi onlar. Yüzleri geleceğe, başka bir hayata dönüktü.

Belki de gerçekten burası, bilmediğimiz güzel bir dünyanın cehennemidir.

Zulümden ibaret bir devletin neredeyse akıldışı denebilecek bir kötücüllükle, açık, somut, bazen ifşa edilmesini bile gereksiz kılan örtüsüz bir küstahlıkla üstelik, kararttığı onlarca hayat, neredeyse tamamına kan sıçramış bir takvimin her gününde anılmak için bekliyor bizi. Herkesin omzunda ağlayabileceği, şiirden konuşabileceği ya da birlikte rakı içip şarkı söyleyebileceği kaç arkadaşı varsa, ondan daha fazlasını savaşta, askerlikte, cezaevinde, işkencede, sehpada fiilen ya da ruhen kaybettiği bir ülkede, neşe de, aşk da, öfke de; ama yalnız onlar değil, bilgi de, heves de, umut da ve bunların toplamı diyebileceğimiz hayat da hiç durmadan anlam değiştiriyor. Sözcükleri elimizde tutmak zor; eskiyorlar, çirkinleşiyorlar; hep yenilerini bulmak gerekiyor. Yazarken utanmadığımız, konuşurken tıkanmadığımız bir zaman gelecek elbette. O zamana kadar, elimizdekilerle ne yapabileceğimize bakacağız. Umutsuzluğa benzeyen bir umutla. Belki bu kez onlardan bir şey, doğru bir ses, sahiden hak yemeyen bir nefes çıkartabiliriz diye.

Sözcükler değişirler ve değişimlerini okumak en yaman tarih kitabını okumaktan daha öğreticidir bazen.

“Zulm” sözcüğü kökende bir yerde “devlet” demektir; çünkü Arapçadaki anlamı “bir şeyin yerini değiştirmek, yerinden etmek”tir; buralarda hep devlet zoruyla yerinden edilmiş halklar, devleti zulm diye çağırmayı öğrendiler. Sonra o sözcüğün içine insanın utanmadan hatırlayamayacağı bütün o cinayetler, haksızlıklar, eziyetler doldu. Devlet böylece zulmün kendisi oldu. Bazı şeyleri adıyla söylemeli evet; Devlet dedikleri, yokolma korkusu kendinden büyük, zalim bir katliam mekanizmasıdır. Korkutamadıklarını yok ederek korkutabildiklerini, olabildiğince uzun bir süre tahakküm altında tutmaya programlıdır.

On sene önceydi, 19 Aralık’tı.

Sanki buralarda yaşadığımız şeye hayat demek mümkünmüş gibi, sanki buralarda sahiden birinin dönmek isteyebileceği bir yer, bir zaman olmuş gibi devlet zoruyla bu berbat hayata döndürülmek istenenler, bundan on sene önce sabaha karşı başlayan bir operasyonla diri diri yakıldıklarında, öldürüldüklerinde, sakatlandıklarında vardığımız yeri cehennemin son kapısı sananlar yanıldılar. Sokaklara dökülmedi kimse, dökülenlerse yalnızlıklarının utancını kimse görmesin diye hava kararmadan girdiler evlerine. Daha yanık et kokusu havada dağılmadan biz “hayata döndük”. İnsan kardeşlerimizin etinin yanık kokusunda nefes alıp vermeye yazılmak belki bizi olmak istemediğimiz şeylere daha çok benzetmiştir. On senedir, daha çirkin, daha çürüğüz. Uyandığımız odalar o yüzden böyle kötü kokuyor. Ama yüzümüze çarpan o koku bize neyi unutmamamız gerektiğini hatırlatıyor.

Ez cümle unutulmuyor; ama ağrı eşiği yükselmiş insanların ülkesi burası. Acıyla talim edilenler acıya elbette alışırlar. Ama ağrı eşiği en yüksek olanın bile acıya dayanamadığı bir nokta, bir an, nihayet “yeter be!” diyeceği bir an vardır. Ve o an bir sürü şeye benzeyebilir. “Ama daha çok küçük o” diyen bir annenin, ya da “bir bebekten bir katil yapan” devlete öfkesini kusan bir eşin sesine, kutuda gencecik annesinin eline tutuşturulmuş tekmelenerek öldürülmüş bir bebek cesedine, kuyudan çıkarılan insan kemiklerine, “bilinmeyen bir dilde” slogan atmayı öğrenmiş bir çocuğun elindeki taşa, hatta belki de adaletten konuşmaya kalkan muktedirlerin kafasında patlayan yumurtalara benzeyebilir. Acı oradadır, “derinde”. Acı nihayet hissedildiğinde, nihayet bu bünye bu kadar acıyı kaldıramadığında, daha önce içerde tutulan bütün çığlıklar birden atılacak. En cesurlarımız boşuna ölmüş olmayacak. Belki de o çığlıkla hayat sahiden, gidersek özleyebileceğimiz, dönmek isteyebileceğimiz bir yer olacak.

BELİZ GÜÇBİLMEZ/HABER FABRİKASI

29 Eylül 2010

MERHABA


Neyi yaşıyoruz şu anda
Nelerle sığmıyoruz dünyaya
Aşktan Öfkeye geçiriyoruz birdenbire
Sevinçten üzüntülere
Durgunluktan coşkulara koşuyoruz
Coşkulardan
Mutsuzluğa gömülüyoruz sessizce
Ve yaşıyoruz böylece her yılı
Koskoca bitmez bir saniyede
Bu çelişkili yürüyüşler içinde
Bizden ne kalır ki geriye
Bir ölenle ölebilmek
Bir gülenle gülebilmek
Mutluluğuna sevinmek insanlığın
Kan ağlamak ölümlerine
Ve Afrika'lı kapkara bir acıyı
Duyabilmek bembeyaz yüreğimizde .Adnan Yücel
Artık öyle bir hal aldı ki doğa bir günde dört mevsimi birden yaşayabiliyoruz, insanda çok farklı değil, bir günde hem acıyı, hem sevinci, coşkuyu, umudu hissedebiliyor. Sevgiler olduğu yerde kalmıyor, aniden öfkeye hırsa dönüşebiliyor, sevdiğimiz bir kişiyi çok çabuk kırabiliyoruz. Farketmiyoruz ki her sevgi ne kadar zor işleniyor o noktalara getirmek için nice bedeller ödeniyor, fedakarlıklar yapılıyor. Bir nesneyi çok çabuk kırıp atabiliriz ama sevgileri, dostlukları, arkadaşlıkları ve aşkları nereye atabileceksin.... Evet.. Yarına dair acı ve üzüntüden başka bir şeyler bırakmak istiyorsak önce doğaya ve insanlara karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız, ona göre yaşama bakmalıyız, umutlarımızı kovalamalıyız, hiç birimiz umudumuz yok diyemeyiz, ben sanmıyorum umutsuz bir insanın yaşayabileceğini. Umutlarımızı büyütebilmek için evet Afrika’daki kapkara bir acıyı hissedebilmeliyiz yüreklerimizde, Asya’da yaşanan yıkımı, gözlerinde yarına dair umutları Filistinli bir çocuğun acı ve öfkesini ve aslında daha neleri sıralayabiliriz buraya... Önemli olan yüreklerimizin kilitli olmaması kendi dışındakileri acıları görebilmesi hissedebilmesi.
Her yürek kendi içindeki odadan çıkarılmalı, sesinin ulaşabileceği her doruğa tırmanabilmeli. Görmeyen bir yüreğe göz, duymayan yüreğe kulak olabilmeli. Yarın kelimesi bana her zaman umudu anımsatmıştır, asla yok olmaması gereken duyguları, sevginin bir sabah güneşiyle, bir rüzgar esintisiyle ya da bir günün batışındaki kızıl gökyüzünden içime yansıyacağı ümidiyle her güne yeni bir merhaba ile başlamak… Her yeni merhaba bize yeni bir yarın sunacaktır, yeni bir sabah sunacaktır, yeni bir kapı açacaktır, her kapı beraberinde aslında yaşamın ne kadar güzel ve anlamlı olduğunu gösterecektir. Merhaba yeni bir gün... Merhaba yarın…

4 Ağustos 2010

Dostluk İpleri

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...



Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.


Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,


"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.


Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.


"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca


"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.


Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.


Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.


Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.


Ve başlamış anlatmaya:


"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.


Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş.


Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.


Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."


Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş..


. Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

30 Temmuz 2010

YERLEŞMESİN GÖZLERİNE KORKUNUN ANLAMSIZ BAKIŞLARI.



Sil baştan korkularını
Sar cesaretle yürek bilincini
Ellerin yitirmesin güzellikleri
Uçup gitmesin sabah yeli gibi
Bırakırsan gözlerini anlamsızlığa
Bulamazsın parıldayan ışığı
Yerleşmesin gözlerine korkunun anlamsızlığı
01.04.2003



Korkularımız… Hepimizin bir yerde çıkacak olan farklı bir duygu yoğunluğu... Bazen bu bir ölüm olur, sevdiğimiz, yüreğini hep yanı başımızda hissettiğimiz birinin ölümünün yaratacağı korku; bazen düşüncelerimizi açıklamaktan korkarız çünkü önce onun bize ne götürüp ne getireceğini kestiremeyiz; bazen gök gürültüsüyle gelen yağmurdan korkarız, oysa yağmur için nice şiirler nice besteler yapılmıştır, değil ondan korkmak, damlalarında ıslanarak ellerinde sıcak bir elle yürümek kadar güzel bir şey olabilir mi? Bazen gecenin karanlığından korkarız oysa gece bizim sığındığımız yıldızlarla buluştuğumuz anlardır. Hepimizin bir korkusu ve bunun bir gerekçesi vardır, silmek gerek baştan bunları, duyguları köreltmek değil duyguları yeşertmek için, ama yürek bilincini geliştirmek gerek ellerimiz güzellikleri yitirmesin, yeni sevdalara, dostluklara, umutlara, gelecek düşlere uzak kalmasın, onu bırakmasın, yitirmesin diye...
Evet ne zaman gözlerimizi anlamsız bir boşluğa bırakırsak, o zaman uçurumun kenarında bir ayağımızı aşağıya doğru sarkıtmış oluruz. O zaman bütün umutlarımızı uçurumdan fırlatmış oluruz, gelecek düşlerimizi kör bir zindana kapatmışız demektir. Gözler yitirmesin anlamını, sevdasında anlamını bulsun. Baksın mavi gökyüzünün derinliklerine sonsuzluğu görsün, baksın okyanusun uzunluğuna yüreğinin fark etmediği genişliğini, güzelliğini görsün, baksın doğanın yeşilliğine, rengarenkliliğine, direngenliği ve coşkuyu görsün. Yitirmesin gözlerin anlamını. İşte bu yüzden, bütün acılara, yıkıntılara, hüzünlere rağmen yerleşmesin gözlerine korkunun anlamsız bakışları. Gözler hep ufka, mavinin güzelliklerine takılı kalsın, parlayan ışığı eksik olmasın.

29 Temmuz 2010

HENÜZ ELVEDA DEMEDİK.



...........
Duygular yeniden yağacak kıvamda
Ve yürek
İmgeleri en ulaşılmaz doruğunda
Ey her şeye bitti diyenler,
Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler!
Ne kırlarda direnen çiçekler
Ne kentlerde devleşen öfkeler
Henüz elveda demediler....

Adnan Yücel

Duygu dedik adına, çocuktu duygularımız öyle saf, öyle sade ve yalındı ki, dünyaya farklı bakardı gözlerimiz, yüreğimiz sadece sevgiyi hisseder sevgiyi yansıtırdı. Hangi çocuk yüreği öfke ve kin besleyebilir ki? Hangi ten rengi onların çıkarsız sevgilerini değiştirebilir, hangi yangın onların yüreklerindeki tertemiz duyguları yok edebilir, hangi karanlık ışıltılı bakışlarını gözlerinden silebilir? Sonra büyüdü duygularımız, sevdalandı, dostluğu yaşadı, kardeşliği yaşadı, yaşama daha farklı bakmaya başladı. Bazen baktık birileri duygularımıza yön vermeye çalışıyor, markasıyla, kültürüyle, sanatıyla… Körleştirilmeye çalışılıyor ama bizler farkında değiliz, sonra benliğimizi ele geçiriyorlar biz yine sadece kendi sınırlarımız içinde yaşamanın ayakta kalmanın mücadelesini veriyoruz. Oysa biliyoruz ki duyguların ve benliğin saflığını- gerçekliğini, özünü kaybedince biz, biz değiliz ki. Farkına vardığımızda çok şeyimizi alıp gitmişler oluyor.
Evet yeniden doğacak kıvamda, yeniden şekillenip, yeşerebilecek zamanları, sabahları yaratmakta bizim elimizde, yeter ki yüreğimizden insani, öz duygularımızı yitirmeyelim. Kendimize döndüğümüzde suya hasret çöllerde yeşerttiğimiz düşlerimiz, imgeler hiç de ulaşılamayacak kadar uzak olmayacak o zaman, gökyüzünden yıldızları koparıp bağrımıza basabileceğizdir.
Yaratılan korku çığlıkları, feryatlara inat biz yine buradayız, yine en doruğunda yaşıyoruz- yaşayacağız duygularımızı. Bitmedi çünkü her şey, yarın daha farklı doğacak, çiçekler daha farklı gösterecek yüzünü kendi rengini, coşkusunu yeniden kazanacak. Onlar kırların çiçekleri, hangi darbeler azaltabilir, hangi öfke yok edebilir ki? Henüz elveda demedik, demeyeceğiz, sadece dostlarımızı, arkadaşlarımızı uğurladığımızda tekrar görüşmek dileğiyle elveda olacak dillerimizde türkülerimiz, şiirlerimiz,umutlarımız biz uzak ufuklarda olsak da yine aynı gönülden aynı yürekten söylenecek, gökyüzünde halaya duracak. Yüzünden yarına dair ışığın solmasına izin verme, o sensin ve sen olarak kal.

"AŞK İKİ KİŞİLİKTİR."

Hayatın içinde sevdayla büyüyen kaç canlı yalnız yaşayabilir, içindeki sevdayı bir nehire doğru akıtmadan onun kavurucu sıcaklığından kurtulabilir mi? Dile getirmeden sevdasını, aşkını yaşamını ne kadar sürdürebilir? Hani şair de diyor ya aşk iki kişiliktir, çünkü tek başına yaşanmaz sevda. Tek başına yaşana yaşanan sadece ölümdür. Bir sevdaya düşünce rüzgarın yönü bile değişir senin için, saçalarının arasından esip geçerken onun güzel ezgileri sarar ruhunu, senide alıp rüzgarına diyar diyar gezdirir. Ruhunun en ücra köşelerine, en dokunulmayan kuytularına kadar işler rüzgar. Tıpkı ilkbahar olur yüreğin, içinde hayat bulur yaprakların solgunluğu, yeşerir filizlenir çiçeğe dönüşür... Damarlarında gezinen kanın coşkunluğunda gemiler bile yüzecek duruma gelir. Gökyüzüne bir salıncak kurup gökkuşağının renklerini kendince istediğin renge boyayabilirsin, istediğin sevdayı resmedebilirsin bulutların yerine... Konu aşk olunca, sevda olunca ve iki kişilik yaşanıyorsa hangi zincir yüreğin kanat çırpmasını engelleyebilir...Sen sahip çıktıktan sonra sevdana hangi set suyun akışını durdurabilir, sen umut tohumlarını serptikten sonra hangi ayaz kardelen çiçeğinin boynunu bükebilir. Sen açtıktan sonra yüreğinin yelkenlerini engin maviliklere ve gözlerinde yanan meşaleyi hangi karanlık söndürebilir ki?
Ama aklımızın ucundan şunun geçmesine engel olamayacağız dimi? Bugün bu sevdalar aşklar kaç tane yaşanıyor, kaç tanesine tanıklık ediyoruz, böyle aşklar yaşanıyor mu? Kuşkusuz güzel yaşanan örnekler vardır. Ama yaşanan üretim ilişkileri, sunulan ve bugün dayatılan ilişkilerde hep öne çıkan bireycileşme-körleşme doğallığında insanın doğaya, çevresine ve hatta kendisine yabancılaşma boyutunda yaşanmaktadır. Öyle örnekler yaşıyoruz ki, tv dizilerinde bize anlatılan-dayatılan, gazetelerde , ve hatta haber programlarında , magazinlerde çürüyen ve yozlaşan ilişkiler karşımıza çıkıyor... Aşk diye mutluluk diye gösterilen tamamen çıkarlar üzerinden yürütülen ilişkiler olarak gösteriliyor. Yani yaşadığın ilişki sana maddi olarak, kariyer olarak, konum itibariyle bir şey katıyorsa o aşk oluyor, kısacası duygularının satılması. Oysa sevgi çıkarsız ve sebepsiz bir duygudur, yüreklerin okyanuslarda hayat bulması, göğün ezgisiyle birlikte aynı dilden şarkılar söyleyebilmesidir. Gerçek, köreltilmemiş, umutların yaşamda hayat bulacağı güzel günleri yaratmak için emeğine, sevdana, yüreğine ve yarınlarına sahip çık…

28 Temmuz 2010

KANAT AÇAN YÜREKLER SUSMASIN




Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum
Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası
Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana....
Adnan Yücel


Kaç suskunluk yaşadık hayatımızda? Kaç gece uykusuz ve suskun düşüncelerle sabahladık? Hangi doğan güne bu bizim, ya da benim günüm diyebildik? Dilimizce sevdamızı kaç kere haykırabildik…Özgürce sevdalına savdanı haykırabilmek ne kadar önemli dimi? Sevda da, aşkda iki kişiliktir, ne tek kişilik bir aşk anlam kazanır ne de iki kişilik anlamsız yaşanan ilişkiler…Oysa birlikte omuz omuza haykırılan sevdalar nasıl coşkunluğunca akar, bir pınardan bir şelaleye dönüşebilir. Artık türkü dizeleri birlikte söylenecektir, gökyüzüneçizilen resimler kendi düşleri, aşkları, yarınları ve sevdalarıdır. Hayallerini yine birlikte gecenin dipsiz kör karanlığında, ay'ın koynunda yeni doğan sabahlara doğru gönderilecek.
Sevda bir nehre, bir okyanusa dönüştükten sonra hangi dalga silebilir onu o yüreklerden, kuşandıktan sonra acıyı çiçeğe dönüştüren direnci neyler ki denizde kopan fırtına? Düşün ki bir damla bir okyanusa dönüşmüş, aynı ritimle atıyor kalpler, aynı ezgilerle çoğalıyor sesler, ne çatılarda ıslık çalan rüzgarlar, ne yüzünü okşayıp saçlarını savuran faklı rüzgarla silebilir ne de hayatın anlamsız boş bakışları seni koparabilir. Gözler baktıkça- gördükçe yürek haykırışlarını hangi dalga , hangi kasırga koparabilir aşkla buluşan yürekleri, sevdayla yoğrulan beyinleri.Aşktır bu saçların ahengine dizeler yazdıran, gözlerin bakışlarında kendini bulduran, gökyüzüne resimler çizdiren, yakamozlarla denizden parıltılar oluşturan…Yaşama dair umut ve savdaların yürek ezgilerinden eksik olmaması için kendi renklerini kendin oluşturmak için izin verme seni sarsan rüzgarlar, kanat açan yüreğini susturma

KENDİ DÜŞ BAHÇENİ KENDİN YARAT


Dalgalanmış deniz bendim kendi içimde
Sonra yorgun düşmüş denizlere dönüşen
Ormandım,
Ağaçlarım düş ağaçlarından sıktı.
Tan yeriydim
Göğsüm bağrım payını aldı güneşten
Yanım yörem aydınlığa çıktı.
Gece de bendim
Uzak uzak yıldızları getiren
Su da bendim tarlanızda
Elinizin altında kitaptım
Penceredeydim odanızda
Kurşun geçmez dizeler çiçeği
Özgürlüğüm benim ...Şükran Yurdakul
Dalgalanmış bir denizin dalgalarında düşlerinin okyanuslarına doğru yelken açtın mı? Uzakların gizemini, bilinmezliklerin cazibesiyle yanıbaşında sevdalınla ufka doğru denizin enginliğine yelkenlinle süzülmeyi denedin mi, istemezmisin? Uçsuz bucaksız bir maviliğin kendi içinde nasıl coşkuya dönüştüğünü yüreğinin rengini okyanuslara bırakıp suya düşlerinle umutlarınla yön verdin mi? Oysa ne güzeldir bir denizin ortasından gökyüzünü kucaklamak, derin, uçsuz bucaksız, engin ve uzak maviliği aynı anda sarabilmek, ne güzeldir aynı göğün altında o sonsuzluğu yakalayıp bir şarkı tutturup doğanın kalbine ilerlemek.
Benimde ağaçlarım var düşlerimde sıraladığım, istediğim çiçek renkleriyle süslediğim ağaçlarım, sıralamışımdır kendi benliğimce, bazı yerlerini sık sık bazı yerlerini seyrek ağaçlarla doldurduğum benim düş bahçem. Dalarının gölgesinde kendi dünyamın yansımalarını bulup özlemlerimi dile getiririm, çiçeklerinde renklerimin gizemli anlamlarını anlatırım, filizlenen fidanlarda umutlarımı büyütürüm. Hayat bize kaç defa düş bahçemizi kurma yeşertme fırsatını sunuyor, biz bunu nasıl değerlendiriyoruz? Güneş üstümüze o ışıltılı bakışlarını kaç defa yansıtıyor, biz o bakışlardan yarına dair kaç umut büyütüyoruz, kendi içimizde aydınlığa kapak açabiliyoruz?
Gece de bendim, yakamoz parlaklığı ve güzelliği, çünkü kendimce yorumladım geceyi, kendimce yarattım yarın doğacak günün gizemini. Uzakta, ta uzaklarda yıldızlara yön verdim, onlarıda sundum düşlerimin bahçesine. Su oldum, düş bahçemde yeşerttiğim ağaçların, çiçeklerin her bir damarına doğru aktım, usul usul, yavaş yavaş, yüreğimden geçen geleceğe dair düşlerimi suladım. Kendi özgürlüğümü kendi ellerimle, kendi düşüncelerimle kendi düş bahçemde kurdum. Çiçeklerim kurşun geçirmez bir hal aldı, çünkü yeşeren bir düştü, bir fikir di , bir özlemdi, yaşamda anlam kazanan bir hayattı. Özgürlüğüm benim...Yaşamı anlamlı kılan sensindir, başkalarının senin düşlerini yönlendirmesine izin verme kendi düş bahçeni kendi kur, kendin yönet ,kendin geliştir. Düşlerinin ve düş bahçenin gelen her fırtınada daha fazla direnç kazanıp daha dik durmasını sağla, umutlarını geleceğe taşıyarak kendi özgürlüğünü yakala…

27 Temmuz 2010

GÖKYÜZÜNE OLAN SEVDAMIZ


..........
Dalların sevdası düşmüş toprağa
Olgun meyvelere hasret gençliğimiz
Zamanın billur çağlayanı
Gürül gürül akarken avuçlarımızda
Bir damla yağmur adına
Yakarmış dağbaşlarında yüreğimiz
Gökyüzünde sanılmış bütün yaşam
Gökyüzüne çivilenmiş ellerimiz....Adnan Yücel
Gökyüzü…Onsuz günümüz geçebiliyor mu? ona bakmadan, onun o görkemli güzelliğini seyretmeden hiç bir güne başlayabilimiyormuyuz? Uyandığımızda güneşin ışıklarının pencereden yatağımıza süzüldüğüne tanıklık ederiz, yüzümüzde hafif bir sıcaklıkla uyanırız, o sıcaklık ki yüreğimizde güne tebessümle başlamamızı beraberinde getirir. Açarız kolarımızı masmavi derinliğine doğru, uzatırız bizide içine alması sarması için. Ondandır maviliğine, duruluğuna aşık oluşumuz. Bazen yağmur damlalarıyla dokunur yüreklerimize, hüzünler taşır nasırlaşmış yüreklere sevmeyi özlemesini sağlar, unutulan duyguların yeniden kök salmasını yüzümüze savurduğu damlalarla bize anımsatır. Rüzgarı dokunur ciğerlerimizin en kuytu köşelerine, usulca saçlarımızı okşayarak başlar, sevgiyi getirir,umudu ve gökyüzünde sanılan yaşamın sadece karanlıklardan ibaret olmadığını bizi silkeleyerek bize anımsatır.
Bu topraklar o kadar bereketli ki, ektiğin sevda duyguları bir şekilde hayat buluyor, doğayla kucaklaşarak , yoldaşını yüreğine katıp umutlarını büyütmekle buluyor, yeter ki geleceğe dair ışık huzmelerin körelmesin, yeterki umutsuzluk, anlamsızlık düşmesin çocuksu yüreğine. Zaman bazen donuyormuş gibi, olduğu yerde sayıyormuş gibi görünsede billur billur çağlıyor, akıp geçiyor. Ondandır aslında birazda sitemimiz zamana; yapamadıklarımız var daha, yeni filizleniyor özlemini taşıdığımız ütopyalarımız. Artık ertelemek yok yaşama karşı sorumluluklarımızı, yoksa gelecek avuçlarımızdan kayıp gidecek, körleştirilen yürekler o noktada boğulup kalacak karanlığa mahkum edilecek, o noktaya gelmemek için doğanın sesine kulak vermeliyiz, gökyüzünün görkemindeki direngenliği, umudu, özgürlüğü, sevdayı yüreklerimize taşıyabilmeliyiz.Yeni bir gün ve yeni bir sabah, İstanbul'ungüneşli sabahlarından güneşli türkülerle geleceğe…

AYNI GÖĞÜN ALTINDA AYNI YAĞMURLA...


Hiç mi hiç sevmiyorum yorgun yağmurları
Ne kırları çıldırtıyor ne dağları
Yağdı mı Toroslarca yağmalı yağmur
Seller coşturup barajlar taşırmalı
Bir yudum su demekten aciz yürekler
Ya ses verip haykırmalı ya boğulmalı


Kuş kanadında bir bulut mu yalnızlık
Belirsiz bir hüzün çiseliyor yine
Düş yorgunu kirpiklerden akşam üstüne…….Adnan Yücel
Yorgun yağmurlar düşmesin bizim yüreklerimize, dokunmasın yüzümüzün tenine, dokunmasın ki yüzümüzdeki direnç çizgileri anlamını yitirmesin. Yaşamın yorgun kalıntılarına bırakma umutlarını, yeşerecekse toprağa hayat vermeli, yağmur yağacaksa çağlayanların coşkunluğunda ve duruluğunda yağsın, sarsın düşlerimizi, sevecekse göğün kalbinde kopup gelen umut yüklü yağmurlar sevsin.Oysa o kadar çok yorgunluk var ki çevremizde, dostluklar öylesine yorulmuş ki bir merhaba sesi bile ağırdan ve usul usul geliyor kulaklarımıza, uzanan el elimize temas ettiğinde sadece onun o anlık dokunuşu kalıyor, oysa sıcaklığını da hissedebilmeliyiz, yüreğindeki coşku ve sevginin karşındakine ulaşmasını sağlayabilmeli. Evet yorgun yağmurları değil, kırları yeşile dönüştüren onlara direncin kıvamını aşılayan, dağları görkemine kavuşturan, toroslarda ses getirip kuşları kanatlandırıp göğün derinliğine uçmasını sağlayan yağmurları, dostlukları, sevgileriyle anlam katan nehir yürekleri taşımalı. Damla yere düştüğünde akacağı noktayı bilmeli o dinginlikte, o sadelikte, o durulukta ve o inatla düşmeli..
Nice yürekler tanıdık değil mi? Bazen bir bahar gününde tanıdık usulca açan çiçeklerle, direnç kıvamı yeşilin rengiyle, bazen bembeyaz yağan karla tertemiz dostlukların kapılarını araladık, güneş sıcaklığı ve kızıllığıyla başka yüreklerle buluşmamızı-tanışmamızı sağladı. Hem direnci gördük hem yıkılmışlığı, gördük hem umutsuzluğu, sevgiiyide gördük sevgisizliğide, tanıştık, buluştuk göğün masmavi kıvrımlarında... Öyle anlar yaşadık ki bir yudum su demekten çekinen yürekler gördük, oysa nasıl susar biryürek, nasıl haykırmaz ki. Bugün her birimiz aynı güneşin, aynı yağmurun , aynı göğün altında farklı şekilde yudumluyoruz suları, kimisi kapılmış kendisine sunulan hayatı çizilen sınırların içinde bencilce, çıkarcı ve kendi dünyasından ibaret görerek yaşıyor, kimi almış yüreğinin sesini gömmüyor toprağın altına haykırıyor, bağırıyor bütün beklentierini umutsuzluğun içinde umut olabilmek için, toprağın üzerine düşen yorgun yağmur olmayı seçmiyor, onu titreten hayat veren, yeşerten dirence dönüştüren bir bahar oluyor. Evet çok net bir şekilde iki seçenek, tercih yüreklerde ve beyinlerde.
Bütün olumsuzluklara ve çevremizde yaşana büyük kalabalık yalnızlıklara rağmen, biz yinede umut etmeyi, haykırmayı ihmal etmeyelim, yağmurlar kirpiklerimizde düş yorgunluklarını değil gelecek güzel günlerin direncini taşımalı, onun türkülerini dudaklara taşımanın sevdasını kuşanmalı. Yağan her yağmurda kendi direngenliğini kuşanmanıp hayatı sarmala…

TEMMUZ










...........
bir oğlum olacak adı temmuz
öfkede benden fırtına
sevgide deniz
ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
ne kutup şafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
temmuz gibi sıcak ve bereketli
temmuz gibi uçsuzbucaksız....Hasan Hüseyin Korkmazgil
Temmuz yazın sıcağının artık yüreğimize işlediği zamanlar, başakların sarımtrak renkleriyle doğayı kucakladığı, denizin mavi sularıyla serin duygularla bize kucak açtığı, gecenin kalbinde yıldızlarla ufka vardığımız, ateşler yakıp şarkıların coşkuyla yüreklere işlendiği aydır. Temmuz 37 yüreğimizi Sivasta bıraktığımız aydır; Umuttur temmuz, yarına dair özlemdir; burkuktur yüreklerimiz temmuzda, köhnemiş çürümüş beyinleriyle yangınları yaratanlara isyandır. Çok vurulduk, kırıldık, her yürekte kendi yüreğimizi serdik yarınlara. Bu kaçıncı yangındı bedenlerimizin tutuştuğu, hangi yangından sonra susmuşuz ki, hangi yangın umudumuzu köreltebilir- yok edebilir. Biz her yangından sonra yeniden dalgalara dönüştük uğurladığımız yüreklerle yeniden haykırdık gelecek düşlerimizi, sevdalarımızı yeniden biledik yarına dair. Evet dağlandı yüreklerimiz, gözyaşlarımız yağmur olup yağdı, toprağa hayat verdi, yeniden filizlendik, yeniden boyverip yeşerdik, bilinçle öfkeyle yeniden yoğrulduk. Canlarımız yüreğimizde her temmuzda, her sabah da, doğan her günde yeniden yarınlara sevdamızı dile getirdik.
Evet bir kızımız yada oğlumuz olursa adı temmuz olmalı unutmadığımız unutturmaycağımız aylardan biri olmalı. Öfkesi benden daha güçlü olmalı ki haykırmalı, tükürmeli celladın, hainin suratına bir yumruk gibi inmeli hayatı köhneleştirenlerin tepesine. Sevgide deniz olmalı yeşeren filizlenen her fidanda, her tohumda yarınların sevdayla yoğrulup özlenen günleri her yüreğe taşıyabilmeli. Temmuz sıcak ve bereketli, hangi yangın bizim bu sevdayı görmemizi engelleyebilir, hangi yangın bizi bu güzelliklerden koparabilir ki? Biz ki bildikten sonra yaşamı sevdaya dönüştürmeyi, uçsuz bucaksız başakların sarısında her doğan gün yine biz varız,yine biz olacağız. Yarınlarda kahpe yangınların umutlarımıza dokunmadığı sabahlar da uyanmak ve yaşamak için başakların sarsında parlayan güneş ışınlarının yüreklerde doğması umuduyla…

26 Temmuz 2010

İnsanlık Çuvalı


İki kardeş babalarının ölümüyle daha da yakınlaştılar. Büyük küçüğü kollamaya; küçükte büyüğe saygıda kusur etmemeye dikkat ediyordu.

Baba vefat etmeden önce iki oğluna mahsülü ikiye bölmüş, ve adaletli olmalarını sıkı sıkıya tembih etmişti.
...
İki kardeş gerçekten birbirini çok seviyordu.
Âdet olduğu üzere her hasat sonunda ürünü ve kârı ikiye bölüyorlardı. Bu âdet kardeşlerden büyüğü evlenene kadar devam etti.
Büyük kardeş evlenmiş ve çocuğu olmuştu. Sorumlulukları artmıştı.
Hasat zamanı yine ürün ve kâr ikiye bölünüyordu. Aralarında en küçük bir problem yaşanmamıştı.
Ta ki o güne kadar...
Bekâr olan kardeş böyle bir bölüşümün adaletli olmayacağını düşünüyordu. Kendisi bekârdı; ama abisinin bakmak zorunda olduğu eşi, ve çocukları vardı. Fakat bunu ona belli etmek istemiyordu. Bu yüzden geceleri kendi ambarındaki mahsullerden çuval çuval alıp abisinin ambarına götürüyordu
Bu arada büyük kardeş de kendi kendine “Mahsulü ve kârı iki eşit parçaya bölüşmemiz hiç adaletli değil. O evlenmek üzere olan bir genç. Onun şu anda daha fazla paraya ihtiyacı var.” diye düşünüyordu. O da geceleri çuval çuval mahsulleri küçük kardeşinin ambarına götürüyordu.
Bu karşılıklı gidiş gelişler yıllarca devam etti. Ama hiç birinin diğerinden haberi yoktu. Onlar da bir anlam veremiyordu bu duruma. Çünkü ürünlerinde bir eksilme olmuyordu. Aksine artıyordu.
Ama bir gece...


İki kardeş sırtlarında buğday çuvalını birbirlerinin ambarına götürüyorlardı. İki ambarın orta yerinde karşılaştılar. İkisinin de sırtlarında kocaman çuvallar vardı. Olan biten anlaşılmıştı. Gözyaşları içinde birbirlerine sarıldılar.
İnsan olabilmek ve adaletli davranabilmek, mutluluğa adım atmaktır, ilk taşı koymaktır ve buğday çuvalını sırtlanmaktır...

25 Temmuz 2010

Belki Sen de Benim Gibi Ölesiye Yalnızsın



Şimdi belki benim gibi ölesiye yalnızsındır

Uçan kuşları gözlemektesindir tek başına

Çamların yeşiline dalmış gitmiştir gözlerin

Radyo dinliyorsundur ya da susarak

Bir kitabı okumaya çalışıyorsundur kim bilir

Sonsuz güzellikte bir aşk düşünüyor olabilirsin

Belki de anılarını deşiyorsun bir olmazı

Bir açmazı derinden derine kurcalar gibi

Bir kahve içmeyi bir elma yemeyi kurarak

Saatine bakıyor olabilirsin uykulu gözlerle

Çocukların oyununa dalmış gitmiş olabilirsin

Mahpus gibi tutsak gibi belki köle gibi

Yarını olmamak gibi bir duygu içindesindir

Belki de kendini bağışlamıyorsundur

Benim hiç bilmediğim bir şeylerden ötürü

Kırık trenler gibi öylece kalakalmışsındır

Kalkıp gidip çekirdek almayı düşünüyorsundur

Ya da uyumak istiyorsundur her şeyi unutmak için

Belki sen de benim gibi ölesiye yalnızsındır

24 Temmuz 2010

UMUTLARI GELECEĞE TAŞIMAK


İşte ışıksız direncin yalan umutlarıAşılmamış coşkular
Sevgisiz öfke
Ve kül olan gençlik ormanları
Savrulup duruyor şimdi yürüyüşünde
Bir yangının çaresiz kurbanları

Keşke çıkmasaydın karşıma
İçimdeki sevinci vurmasaydın
Ne çocukluğun kalmış
Ne gençliğin var bakışlarında
Gözlerinde uçuşan üniversiteleri
Şimdi düşünmek bile istemiyorsun
Silmek için alnındaki çaresizliği
Tırnaklarını geçiriyorsun yüzüne
Kan oluyor yüzün silemiyorsun….adnan yücel

Direncin umutlarla buluşmadığı yerlerde yalan umutların karşımıza bir şekilde çıkacağını bilmeliyiz.Umut bir toprak gibidir,hayal edersin sonra gerçekleşmesi için çaba harcarsın, toprağı işleterek gelecekte yeşeren fidanlarının büyümesini ve meyve vermesini beklersin bunun için emeğini,sevgini,zamanını, güneşini,suyunu verirsin;umut edersin geleceğe dair beslediğin umutların yaşamda anlam bulmasını istersin yüreğinin ışığını,gözlerinin inancını direngenliğini umutlar için dinç tutarsın.Adımlarını coşkulu ve anlamlı atmak için yalan umutları silersin yaşamında. Her şey bu kadar basit değil evet, çünkü etrafımızı ören korku tapınakları bir şekilde sana sahte umutlar-yalan umutlar sunuyor çeşit çeşit alternatiflerle. Uyanıyorsun...daha günün ilk ışıklarıyla beraber beyninin içine işlemeye çalışıyorlar,gazetelerde,tv dizilerinde,haberlerinde,magazinlerinde....oysa hangisini seni anlatıyor hiç düşündün mü? hangi müzik senin geleceğine ışık tutuyor?Hangi kitap sana umutların için yol gösteriyor?Hangi programda senin temel geleceğin umutların ele alınıp onun için çaba harcanıyor? Oysa yüreğinden geçen nehire ses verebilsen ,umutlarını düşlerini dayatılan sahte yaşamlara göre değil kendi yüreğinin coşkunluğunda, kendi sevdan,kendi öfkenle dokuyabilsen güneşe, masmavi derinliklere coşkuyla yürümemen için hiç bir engel yok. Sevgi karşımızdakine çıkarsız,beklentisiz,hiç bir koşul sunmadan verdiğimiz,hissettiğimiz duygu değil mi?Oysa bugün sevgnin sat diyorlar,duygularını sat diyorlar,kısaca yaşamının bir bedeli var bunu sat diyorlar.Hangi sevginin maddi bir değeri vardır,hangi yaşam parayla ölçülebilir,hangi hayatı daha değersiz kılabilirler ki?

Evet gençlik gelecektir, çünkü geleceğe daha inatla,daha öfkeyle,daha umutla bakabilirler,fakat bugün o gençliği köreltmek apolitize etmek için her taraftan,her pencereden bir şey sunuluyor.
Oysa bir ormandan bir ağaç bir fidan eksildiğinde, bir damar kesilmiş demektir,bir yürek eksilmiştir.Savrulup durmamak için,bir yangına çaresiz bir şekilde kurban gitmemek için yürümeli,ışıksız bir koridorda neyle karşılacağını bilmeden yürümek yerine,ışık saçan direnci yakalayıp yürümek gerek.Çalınan cocukluklara,gençliklere yeni halkaların eklenmemesi için kendi ışığımızı yakalamalıyız,yoksa yarın yine kendi belirsizliği içinde kendi bünyesinde yeniden kendi renginin sadece özünde kalmış dışa yansımamış haliyle doğacağı içten bile değildir.Yaşamın gerçek renginin
kuşanmasını sağlamak, o renklerin senin yaşamını anlamlı kılan renkler olduğunu görmek için geç kalmamak gerek.

Sevgiler...bize bütün yaşamın çaresizliklerini unutturan,bizi bizden alan sevgiler.İçindeki sevinci,yüreğindeki direnci,bakışlarındaki umudu yarına taşımak için hiç eksik olmayan-olmayacak duygularımız.Çaresizlikler içinde boğulmak değildir yaşamak, bütün köhneleştirilmiş,körleştirilmiş yaşamlar-hayatlara inat umutla bakabilmek-umutla sevebilmektir.Yarının ne getireceğini elbette bilemeyiz,ama yarınıda kendi akışına kendi olağanlığına bırakıp ne gelirse gelsin diyerek güne merhaba dememeliyiz.Yarınlara kendi sevgilerimiz,kendi yaşamımız,kendi ışıklarımız,kendi umutlarımız ve sabahlarımız diyebilmek için duyguyu, düşüncenyi ve umutları yaratacağın-yaşatacağımız günlerin doğacağı umuduyla...

23 Temmuz 2010

GÖZLERİNDEKİ OKYANUSU FARK ET



Gözlerinde bir anda dört mevsim
Her mevsimin güzelliğinde sen
Bunca ayrık ve diken içinden
Güle çıkmak işte budur desem
Bilmem inanır mı bana çiçekler

İçimde sayısız denizlerin şahlandığı
O günü tarihlesem şimdi
Irmak ırmak çizsem zamanın yüzüne
Adına sonsuzluk desem
Ve her saniyesini o sonsuzluğun
An be an şiirleştirmek istesem
Bilmem inanır mı bana sözcükler………….Adnan Yücel

Sessizlik ve zulüm aynı karede aynı anda anılacak iki kelime , yaşanabilecek iki kesit,herkes kendince bir zulüm bahçesine tanıklık etmiştir-yaşamıştır.Öyle anlar yaşarız ki duyguların bazen hüzne acıya dönüştüğünü görürüz,bazense coşkuya,sevince,aşka...Gözlerimiz yaşanan duygulara-anlara ve olaylara karşı kendi tepkisini verir,şeklini alır. Hüzünlenir bazen buğulu bir rüzgar gibi sessizce derinlere dalar,kimi zaman ağlar usul usul yağmurun yüreğimize dokunan ezgilerini taşır yüreğimize, göz pınarları açılır...Coşkuyuda yaşarız, gözler bir anda parıldayan etrafına ışık saçan bir çift bakış olur karşısındakine bütün sıcaklığını yansıtır.Bazende gözlerdeki bakışlar sevgiye aşka dönüşür,işte o an bütün duygular gözlerde anlamını bulur, ilkbaharın direnci ve coşkunluğu,yaz'ın sıcaklığı ve tutkusu,sonbaharın hüznü ve özlemi,kış'ın duruluğu ve berraklığı , her biri o bakışlarda dokunur kalbin derinliklerine bir tutam umut olur geleceğe.İşte o an gözlerde dört mevsimi grebilir-yaşayabiliriz.Çevremizde açan,yeşeren, ayrık duran dikenlere inat güle çıkmak güle dönüşmek,kardelen misali direngen durmaktır bu.Çiçekleşir gözler,bizde bunu içten yaşayıp-yaşatıktan sonra çiçeklerin bize inanması bizle birlikte açmaması i,çin bir neden kalabillir mi?

Evet, içimiz,yüreğimiz öyle anlara tanıklık ediyor ki,öyle anları yaşama taşıyoruz ki,sayısız denizler içimizdeki şahlanıyor,taşkın sulara dönüşüp şelaler gibi görkemli bakıyor yarına.Her birimiz kendimizce bazı anlarımızı-zamanlarımızı tarih sayfalarında işaretlemişizdir.Sayısız kez çizmişizdir gökyüzünün atlas maviliğine duygularımızı.Irmak ırmak akmışızdır,suyun ahenginde kendi benliğimizi bulmuşuzdur.Gökkuşağının bütün renkleriyle her buluta ayrı bir ton ayrı bir renk katıp okyanuslara gölgesini katmışızdır. O anlar bizim için ölümsüzleşmiştir.Sonsuzluk demişizdir...bazen sözcükler sıralayıp şiirleştirmişizdir,bazen resmedip yüreğimizdeki duvarlara asmışızdır,bazen ezgilere dönüştürüp bütün içtenliğizle türküleştirip haykırmışızdır. En büyük tanığımız yıldızlar olmuştur gecenin koynunda,, günün ilk ışıklarıyla uyandığımızda sabah güneşi gözlerimize şahitlik etmiştir.Evet günü bütün güzellikleriyle birlikte içimizden dile gelen cümleler-sözcükler,yüreğimizin derinliklerinde haykıran sözcükler ,dudağımızdan dışarıya taşmasada şahidi olmuşlardır.Her doğan gün gözlerindeki anlam bütün mevsim renklerini taşısın..

20 Temmuz 2010

YOU TUBE GİRMEYEN KALMASIN KESİN ÇÖZÜM


Merhaba arkadaşlar sizlerinde bildiği gibi Google’ın bir çok servisine ve youtube sevgili devletimiz sansür attı.Yalnız istedikleri kadar engellesinler biz yine de internet özgürlüğümüz kısıtlamayıp bu servislere bağlanacağız…


Şimdi nasıl bağlanacağınızı anlatacağım…


İlk olarak hosts dosyasını açalım. hosts dosyası farklı işletim sistemlerinde farklı yerlerde bulunuyor.


Windows NT/2000/XP/2003/Vista: WINDOWS\system32\drivers\etc\ varsayılan konum durumunda. Eğer hosts dosyası burada değilse lu registry girdisinden nerede olduğunu öğrenebilirsiniz: \HKEY_LOCAL_MACHINE\SYSTEM\CurrentControlSet\Services\Tcpip\Parameters\DataBasePath.
Windows 7: : WINDOWS\system32\drivers\etc\ konumunda bulunmakta.
Windows 95/98/Me: WINDOWS\
Linux: /etc
Mac OS 9 ve daha öncesi: System Folder: Preferences
Mac OS X(*): /private/etc


Hosts dosyasını açtıktan sonra dosyaya aşağıdaki satırları ekleyin…


74.125.159.138 www3.l.google.com
74.125.159.139 youtube-ui.l.google.com
216.239.32.10 ns1.google.com
216.239.34.10 ns2.google.com
216.239.36.10 ns3.google.com
216.239.38.10 ns4.google.com
74.125.79.100 uk.youtube.com
74.125.79.100 de.youtube.com
209.85.229.99 youtube.com
209.85.229.99 www.youtube.com
74.125.79.100 translate.google.com
209.85.129.138 suggestqueries.google.com
74.125.159.138 earth.google.com
74.125.159.138 books.google.com
74.125.159.139 code.google.com
74.125.159.139 code.l.google.com


ve kaydedin…


Eğer Windows 7 kullanıyorsanız ve hosts dosyasını değiştiremiyorsanız farklı bir yol denemelisiniz…


ilk önce windows 7 de açtığınız oturumun administrator ile açıldığına emin olun.Daha sonra başlat menüsünden donatılar/notepad (türkçesiyle not defteri) i bulun ve üzerinde sağ tuş tıklayın.Daha sonra gelen menüden Yönetici olarak çalıştıra tıklayın.


notepad açıldığında dosya–>aç menüsünü seçin daha sonra C:\windows\system32\drivers\etc\ konumuna gelin.Orada hiç dosya bulamayacaksınız.Bunu düzeltmek için Metin Belgeleri yazan yerdeki seçeneği Tüm Dosyalar olarak değiştirin.Son olarak hosts dosyasını seçip değişikliği yaptıktan sonra ctrl+s yaparak işleminizi tamamlayın.


İşte bu kadar =)

14 Temmuz 2010

ÇOCUK BAKIŞLARINDA YAŞAM


Savaşa karşıdır bütün çocuklarkışın: kar altında her sabah
tükenip erise de solgun nefesi
yazın: göğsü sırmalı fabrikalarda
çarkları döndürse de yoksul alevi
savaşa karşıdır bütün çocuklar
nice ölümlerden geçmislerdir
nice rüzgarlar içmislerdir
gelincik tarlası çocuklar
(Emek koyun çocukların adını)......
REFİK DURBAŞ
Çocukları birbirinde farklı kesinlikle görmeyin, çünkü bakışları ortaktır,farklı ortamlarda farklı mevsimlerde,farklı güneşler ve farklı yağmurlar altında olsalarda gözlerindeki bakışlarda masumiyetleri, yüreklerindeki sevgi okyanusu, ellerindeki tazelik hep aynı kalır.Onların gözlerine bakın, bakın ki saf bir sevgi nasıl yeşerir görün,gözlerine bakın ki nasıl çıkarsız ve fütursuz yaşamdan beklentiler olur onu görün, bakın ki kin ve öfkeden bir nebze bile bir etki var mı?Nasıl sevgiyle,içten ve sıcak baktıklarını göreceksiniz.Onların gözleriyle bakamazsın sevemezsin yaşamı. Gözlerinde bir an bile anlamsızlık hissettiğinde bak çocukların gözlerine umutların nasıl yeşerdiğini gör,gökyüzünün alev rengini nasıl yarınları ışıttığını göreceksin,içindeki korku yığınağını geleceğe dair umutsuzlukların yerini umudun aldığını göreceksin.Evet yarını görmek istiyorsan bakmalısın çocukların gözlerine tertemiz bir yürek ışıltısının çığlığını göreceksin, özgürlüğe kanat çırpan taze yürekleri göreceksin.
Savaşa karşıdır bütün çocuklar,çünkü onlar her karşısına çıkan çocukta bir paylaşım duygusunu yaratabilir,konuşmayla kuramadıkları bağı gözleriyle yapabilirler.Çocuklar her zaman aynı ortamda aynı koşullarda büyüyemiyorlar değil mi?Her birimiz farklı durumlara tanıklık etmişizdir, bir çocuğun kar altında titreyen sesinin bile içinde sevinci,gözlerinde ışığı görebiliriz,yazın sıcağında fabrikalarda çocuk parmakların,ellerin makinaların dişlilerini nasıl kavradıklarına tanıklık etmişizdir.Savaşlarda en büyük yıkımı onlar yaşamıştır,savaşların ilk vurduğu yürekler yine onlarındır,sevgilerinin, oyunlarının ortalarında patlayan bombalara hiç anlam verememişlerdir.Ve her biri farklı coğrafyalarda yıkımlara,ölümlere,yangınlara tanıklık etmişlerdir, nice rüzgarların soluğunu ta ciğerlerine çekerek hissetmişlerdir.Evet gelincik tarlasıdırlar onlar ,çünkü bütün bunlara karşı onların gözlerinde yine yarınlar umutludur,yine yeşildir, yine güneş doğacak,yine yıldızlar yol gösterecektir.
O küçücük yürekleriyle bazen kimsenin doldurmadığı kadar isyan,taşırlar, güzellikleri alarak koyunlarına ne olursa olsun direnç yüklü sabahllar hep vardır gözlerinde, tıpkı papatyaların doğada yaygın bir şekilde farklı güzellikle dirençle boy vermesi gibi onlarda farklı coğrafyalarda farklı güzelliklerle hayatı sarmalarlar.Özlemlerinen yangını yine onların gözlerindedir,bir fırtınada,kasırgada nasıl dingin durup karanlıklarda meşaleler yakmak istiyorsan bakmalısın,bakmalısın çocukların gözlerine.gülümseyen yarın yüklü bakışlarına. Gözlerinde çocuk bakışların yitirme, çaresizliğe düştüğünde çocukların gözlerine bak, umutsuz bir anda,güneşsiz bir sabahda,içine korkunun hakim olduğu anlarda bak,bak çocukların gözlerine;bak ki yarınlar sende olan anlamını hiç yitirmesin.Yeni bir gün ve bir sabah,bu hayatta sevgiyi en çok hak eden çocukların savaşa ,yeni yıkımlara ,açlığa ve yokluğa tanık olmaması dileğiyle, onlara güzel bir dünya bırakalım,büyük ustanın dediği gibi "yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür bir orman gibi kardeşçesine",evet çocuklar inanın inanın çocuklar güzel günler göreceğiz güneşli,mutlu ve umutlu yarınlar...

12 Temmuz 2010

UMUDA YELKEN AÇMAK



Bulutlara bakmak istiyoruz,
Güneşte yanmak, tuz koklamak.
Kimseyi tedirgin etmek gelmiyor içimizden.
Neden edelim zaten: biz birer yolcusuyuz sadece.
Gidiyoruz, zamanı da götürüyoruz bizimle.
Deniz geçiyor yanımızdan, üstünde bir gül var,
Gölgede gidiyor dünya, aydınlıkta.
Siz de gelin bizim gibi, biz yolcular.....
PAPLO NERUDA
Başını kaldır bak bulutların tazeliğine ,bak ki her gün her ana nasıl farklı bir şekille karşımıza çıkıyor,her kes kendince istediği anlamı yükleyebilir.İstediğin şekilleri yapabilirsin, istediğin renge boyayabilirsin düşlerinin tazeliğinde,umtlarının direngenliğinde ve özlemlerinin susamışlığında.Bak ki, mavilikler içinde nasıl dans ettiklerini gör,usul usul mavi bir atlasta süzülüşlerini izle,kaç kişi bu güzellikleri bu denli yoğun duygularlayaşar ve düşünür onu hisset,kaç kişi seninle birlikte anlam yüklemeye çalışır, kaldır başını bak masmavi bir okyanusun ortasında ufka doğru gözlerinle yürü.Şimdi sabah güneşine baktım,gökyüzünün kirlenmemiş duruluğuna,içine çekiyor insanı o kadar güzel ve görkemli.Güneşin yakıcılığı daha kendini hissettirmiyor sabahın ilk saatlerinde yalnızca tatlı bir sabah güneşi yüreğininz karanlık penceresinde içeriye doğru süzülüyor...Kaldır başını bak yüreğindeki nem tutmuş,kuytu köşelerine güneşi taşı, taşı ki yarınlara daha çok umut taşıyasın, sevdaların güneşin ışıklarıyle birlikte engin denizlerde yelken açsın, yelkenlerine bütün güzellikleri topla, topla ki en ufak bir rüzgarda savrulmasın, direncini hiç bırakma,umudunu yitirme,coşkunu erteleme ve yarın sabahta farlı bir güne günaydın diyebilesin.
Evet kimseyi tedirgin etmiyoruz, kendimizce,kendi yelkenimizle açılmışız engin ufuklara, yarına kendi düşlerimizle, kendi umutlarımızla yürüyen birer yolcuyuz, farklı yollardayız her birimiz,farklı sabahlarda,farklı şehirlerde ama aynı göğün altında,aynı güneşin sıcaklığında ve gecenin koynunda aynı yıldızların bahçesindeyiz.Belki sana daha yakın yıldızlar,denizin kokusu, rüzgarın esintisi, belki ben daha başka anlamlar yüklüyorum mavi atlasta süzülen bulutlara ve güneşi daha farklı bir tebessümle karşılıyorum.Birer yolcuyuz ve gidiyoruz,beraberimizde zamanıda götürüyoruz, ve gerideki zamana dair sabahın ilk ışıklarının gizemini içimizde taşıyoruz.Yelkenlimiz denizin ortasında biz yarına merhaba dedikçe ilerliyor,güller dikiyoruz suyun orta yerinde en derin kalbine,kendimizce ,karanfiller bırakıyoruz yakamozların beliren parıltılarına.Kengi gölgelerimiz kendi yarınlarımız diyerek aydınlık sabahlara yelkenlerimizi çeviriyoruz-çevirmeliyiz. Sende çevir yelkenini, çevir ki yarına daha güçlü duralım,çevir ki yarın aynı göğün altında aynı güneşin scıaklığında,aynı rüzgarın direngenliğinde ve aynı denizin ve gökyüzünün mavi direngenliğinde yarınlara merhaba diyelim.

8 Temmuz 2010

Oğlum, Kalk Şu Bilgisayarın Başından!


Yaz aylarına girdiğimiz bu günlerde birçok anne ve babanın ortak derdi çocuklarının kendi odalarında, arkadaşlarının evlerinde veya internet kafelerde bilgisayar başından ayrılamama, geç yatma, hareketsiz kalma ve tatilin gerçek nimetlerinden faydalanamama şikâyetleridir. Gerçekten de “Screen Time” denilen ve televizyon veya bilgisayar ekranı önünde geçirilen süreyi sınırlamak her ebeveynin yaz tatili kâbusudur. Bu yazımızda ekran başı, “Screen Time” süresinin neden olduğu temel fizyolojik ve psikolojik sorunlara değinecek ve esas olarak çocukların gözü ile bir sosyalleşme aracı olarak görülen bu sürenin nasıl ve uygun yöntemler ile sınırlanabileceğini irdeleyeceğim.


Bilişim çağında Obezite yetişkinler ve çocuklar için küresel bir salgın niteliğindedir. Çocukluk çağında obezitenin artışı televizyon ve bilgisayar başında geçirilen sürenin artması sonucu fiziksel aktivitelerin azalmasına bağlı davranışsal ve çevresel faktörlere bağlanmaktadır. Çok açıktır ki ekran başında geçirilen sürenin artması sadece fizyolojik değil, esas olarak zaman içinde psikolojik sağlık sorunlarına da neden olmaktadır. Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre çocuklarda günde iki saatten fazla ekran başında geçirilen süre doğrudan fazla kilolara neden olmaktadır. Bu araştırma aynı zamanda gece vakti ekran başında geçirilen süre uzadıkça bu, çocukların yatağa girmeye direnmelerine ve uykuya dalma sürelerinde gecikmelere neden olmaktadır. Uyku düzensizliğinin birçok psikolojik sorunu da tetiklediğini biliyoruz. Odaklanamama, dikkatsizlik, huzursuzluk, isteksizlik, anksiyete veya depresyon gibi birçok psikolojik sorun uyku düzensizliği ile beslenir.


Özellikle yoğun vurdu-kırdı oyunları oynayan küçük çocuklarda ciddi zorbalık belirtileri, hayatı doğru algılamama, gerçekleri hayal ile karıştırma gibi davranışsal bozukluklara sık rastlanmaktadır. Ekran başında geçirilen sürenin artması küçük yaştaki çocukların hayal kurarak gerçek Dünya’da yaratıcı ve fiziksel aktivite eklenerek oynayacağı oyunlara zaman kalmamasına neden olmaktadır.


Aynı araştırmada ilköğretim öğrencilerinden yatak odalarında bilgisayar olanlarda ciddi bir okul performansı düşüklüğü izlenmektedir. Daha ileriki yaşlar için bu bulguya rastlanmadığı gibi gençlerin ileri de bahsedeceğim sosyalleşme ve araştırma/öğrenme süreçleri açısından bunun bir zorunluluk olduğunu vurgulamalıyım.


Ekran Başı Süresini Azaltma
Çocuklarınızın ve sizin televizyon karşısında ve bilgisayar başında geçirdiğiniz süre aslında farkında olduğunuzdan fazladır. Öncelikle izleyerek bu süreyi ölçün. İzleme ve takip etme süreci içinde büyük ihtimalle basit önlemler ile bu süreyi bir miktar azaltmak mümkün olabilecektir. Öncelikle arka planda çalışan; gerçekten bir programı seyretmez iken öylesine, kendi kendine çalışan televizyonu kapatın! Siz belki farkında olmayabilirsiniz hızlı değişen reklamlar mutlaka çocukların dikkatini çekecektir. Yiyecek reklamlardaki çekiciliğin obezitenin nedenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Özellikle Türkiye’de ciddi bir gizli reklam sorunu vardır, bunun bilincinde olun. Çerez, meyve suları, kola, fast-food tarzı reklamlarda sanatçıların kullanılması rastlantı değildir.


Yatak odalarından televizyon ve bilgisayarları çıkarın. Evde ortak alanlarda kullanılan televizyonlarda seyredilen programların ebeveynler tarafında takibi, yine ortak alanlarda kullanılan bilgisayarda ziyaret edilen internet sitelerinin izlenmesi çok daha kolay olacaktır.


Televizyon başında yemek yemeyin. Televizyon başında yemek geleneksel aile yemek sohbetlerini engellemekte, bizleri çocuklarımızdan uzaklaştırmakta ve aynı zamanda televizyonun verebileceği motivasyon ile sesli “hapır hupur” yemek yeme alışkanlığına neden olmaktadır.


Okul zamanı televizyon ve bilgisayar süreleri belirleyin. Okula giden çocukların ders çalışmaktan arta kalan tüm zamanlarını televizyon veya bilgisayar başında geçirmelerine izin vermeyin. Eğlenme amacı ile ekran başına geçeceklerine onlara ve kendinize bunun yerine kitap okumak, müzik dinlemek, fotoğraf çekmek veya spor yapmak gibi meşgaleler bulun. Çocuk ve ergenler için eğitimdeki temel ilkeyi unutmayın; onlara örnek olun. Rol modeli olarak sizleri görmek isteyecekleri aşikârdır. Onlarla birlikte televizyon seyredin, aktif katılımcı olun. Çocuklarınızın televizyon seyretme zamanlarını belirlerken bu sürenin onlar ve sizin için mümkün olan en eğlenceli zaman olmasına çalışın. Gerçekten eğlenmediğiniz zaman televizyonu kapatın. Özellikle yakın mesafeden seyredilen televizyonun ciddi göz bozukluklarına neden olduğu da bilinmektedir.


Kanallar arasında gezinmeyin. Televizyonunuzun tüm kanallarının sizler tarafından başlangıçta ayarlanmış olmasına dikkat edin. Buna rağmen sürekli kanallar arası gezinirken (zaping) özellikle küçük çocuklar açısından sakıncalı programlara rastlama olasılığı sizi üzebilir, bu sebeple gazetelerdeki TV programlarını ailenizle birlikte izleyerek sadece o programların zamanında televizyonunuzu açmaya çalışın.


Programlar hakkında yorum yapın. Rol modeli olurken özellikle ölçme değerlendirmede analitik düşünce tarzı geliştirebilmeleri için çocuklarınız ile programları tartışın. Beğenmediğiniz veya beğendiğiniz karakter yorumları, sebep sonuç ilişkilerinin algılanması, etik değerler, çevre ve toplum duyarlılıkları açısından gerçeğe yakın örnekler sizlerin çocuklarınıza verebileceklerinizi arttıracaktır.


Çocuklarınız ile konuşun. Onlara ekran başında geçirdikleri sürenin neden sınırlanması gerektiğini anlatın. Obezite sorunları yerine ileriki yaşlarda faydalanabilecekleri farklı sportif yeteneklerden, okuma alışkanlığından, bisiklet kullanma zevkinden, müzik dinleme alışkanlıklarından ne olursa olsun yüz yüze kurulan arkadaşlıkların sohbetlerin değerinden bahsedin, etkili olacaktır.


Bilgisayar Kullanımı ve Bilgisayar/Video Oyunları
Yurt dışında yayınlanan makaleler özellikle video oyunlarının bir aile deneyimi haline getirilmesinden yana görüşler bildiriyor. Ancak bizim ülkemizde belki bir sonraki nesil çocukları ile birlikte video veya bilgisayar oyunları oynamaya daha yatkın olabileceğini düşünüyorum.


Bugün Türkiye’de 4-5 yaşlarda bile bilgisayar ve internet kullanımı başlamaktadır. Küçük çocukların internet başına oturduğunda girebileceği siteleri mutlaka sınırlayın ve onlara tuş takımını doğru biçimde kullanmayı öğretin. Girmesine izin verdiğiniz siteleri “BookMark” olarak ayarlayın ki bu sitelere gireceğim derken farklı siteleri görmesin.


Günümüzde çocuklar arama motoruna sadece “oyun” yazıp rastgele sitelerde kendileri için tehdit oluşturan içeriğe doğrudan ulaşabilmektedir. Bu yüzergezer kelimeleri indeksleyerek Google benzeri arama motorlarını avlamaya çalışan kötü içerikli siteler bulunmaktadır. Ne yazıktır ki ülkemizde anne babalar okuma yazma bilmeyen çocuklarının Google arama motoruna kendi başlarına oyun yazıp sitelere erişmelerini övünç kaynağı olarak görmektedirler.


Bilgisayar karşısında çocukların ve daha önemlisi gençlerin geçirdiği zamanda birkaç önemli süreç ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilki birkaç sene önce MSN iletişimi ve bugün itibarı ile FaceBook, Friendfeed veya Twitter tarzı mikro blog yazışmaları; yani mesajlaşma. Özellikle gençlerin bu imkânları “sosyalleşme” olarak görmeleri arkadaşlık etmek için kullanmaları doğaldır. Onlar FaceBook’u açtıklarında bizim nesil için “sokağa çıkmış” oluyorlar. Burada dikkat edilecek en önemli konu aynı fiziksel hayatta olduğu gibi mutlaka sadece tanıdıkları ile konuşmaları, iletişime geçmeleri ve nick name (takma isim) kullanarak internette gezinmemeleridir.


Sadece gerçekten kendi arkadaşları veya tanıdıkları ile konuşuyorlarsa problem etmemelisiniz. Yeter ki ekran başında geçirdikleri toplam zaman günde iki saati geçmesin. Televizyon seyrederken veya bilgisayar kullanırken çocuklarımızın harcadığı süre günde iki saati geçiyorsa, sadece oturma sırasında beden duruşu (Postür) bozuklukları, göz yorgunlukları ve hareketsizlik sonucu obezite gibi fizyolojik sorunlar değil daha önce bahsettiğimiz psikolojik sorunların da mutlaka ciddi tehdit olduğunu bilmelisiniz. Bu sebeple mutlaka bilgisayar kullanımını da sınırlamalısınız. Kural koyun ve daha önemlisi kuralı uygulayın.


İletişim dışında bilgisayar kullanımında en fazla zaman alan diğer bir süreç bilgisayar oyunlarıdır ki benim gördüğüm daha ciddi bir problem olduğudur. Bilgisayar veya video oyunları bağlılık yapar; fizyolojik sorunlar bir yana çocuklarınızın ve gençlerin ruhsal gelişiminde bilgisayar oyunları özellikle bağlılık yapmaları sonucu ebeveyne direnme, sanal alemin başıboş sorumsuzluğu, hayal dünyasındaki çekicilik sonucu gerçek ötesi istemler..vs, tüm bunlar özellikle ergenlik çağında ciddi psikolojik sorunlara yol açar. Hele internet üzerinden oynanan oyunlar; geçen sene bu yüzden öldürülen bir çocuk bile oldu. Mutlaka oyun programlarının sorunlarını çocuklarınıza anlatın ve birlikte bunlardan kurtulun.


Bilgisayar ve/veya internet süreçlerinde diğer bir sorun da günümüzde televizyon kanallarının da Zap-Zup veya benzeri adlar ile taklit etmeye çalıştığı komik kısa amatör videolarıdır. Recep İvedik tarzı absürd hareketleri yücelten yüz karası filmlerin ne yazık ki popüler olduğu ülkemizde özellikle gençlerin seyrettiği videolara dikkat edin. Bu sorunla baş etmenin yolu hiçbir şekilde aile filtreleri veya benzeri yasaklar değildir. Çocuklar için bu veya benzeri bilgisayarda ne yaptığını izleme programları belki bir nebze olsun önleyici tedbir olarak düşünülebilir ancak gençleri dizginlemek daha zordur. Bunun yerine bilinçlendirmeyi tercih edin. Bu tür videolar sadece vakit kaybına neden olmaz, belki de farkına varmadan onları olumsuz yönde etkileyebilirler de.


Son olarak çocukların veya gençlerin ekran başında geçirdikleri süreyi onlar için ödüllendirme veya cezalandırma aracı olarak görmeyin. Günümüzde ekran başında yapılacak iletişim ve eğitim aynı zamanda çağımızın bir gerekliliğidir.


Ekran Kullanımının Doğru Yolları
Ekran başında geçirdiğimiz sürelerin tümünü eğlence veya boş vakit olarak görmek de doğru değildir. Zamanınızı bilinçli, planlı ve doğru olarak harcıyorsanız, hem televizyon hem de bilgisayar başında geçirdiğiniz süreler çocuklar ve gençler için aynı zaman çok faydalı da olabilir.


Türkiye’de National Geographic, Discovery Channel, The History Channel, Animal Planet gibi tamamen belgesel yayın yapan televizyon kanalarından “Yemekteyiz” benzeri Türk adet ve örflerine küfür etmeyi marifet sayan programlara kadar her türlü TV programı bulunabilmektedir. Siz ailenizin tümünü kavrayacak özellikle çocukların veya gençlerin yaşlarına göre seçilmiş doğru televizyon kanalı ve/veya programlarını seçebilirsiniz. Çocuklarınız biraz daha genç sayılabilecek yaşta iseler belgeseller yanında çeşitli politik tartışma, tarih ve ekonomi sohbetlerini tercih etmenizi salık veririm. TV kanallarını doğru kullanmayı göz önünüzde tuttuğunuz sürece, bu bilinçle hareket ederseniz ben şahsen televizyon seyrederek her yaşta insanların çok ciddi bilgilenileceğine inanıyorum.


Bilgisayar ve/veya internet kullanımı da benzer argümanlar söz konusudur. Eğer bilgisayarı ve özellikle interneti araştırma, kendinizi geliştirme, mesleğinizde ilerleme, bilgilenme ve yenileme amaçla kullanırsanız bilgisayar başka hiçbir araç ile benzer faydayı elde edemeyeceğiniz çağımızın gereği bir buluştur.


e-posta kullanımı ve bu şekilde kurulan iletişim gençlere yazma alışkanlığı sağlar. Bilgisayardan dinlenilen müzik sizi dinlendirir, wikipedia veya “How Stuff Works” benzeri araçlardan tutun herhangi bir konuyu hatta bir mesleği öğrenebilecek yüzlerce internet sitesi elinizin altındadır. Gençlere bilişim araçlarını doğru biçimde kullanabilmeleri için öğüt vermelisiniz.


Sonuç Olarak Ekran Başı Süreniz
Televizyon ve bilgisayar doğru biçimde, baştan planlanarak ve bilinçli kullanıldığında bile sağlık araştırmaları evde bu cihazlar karşısında günde iki saatten fazla sürenin harcanmamasını gerektiğini bildiriyor. Amerika’da yapılan bazı araştırmalarda 8-18 yaş arasında çocuk ve gençlerde bu sürenin 7.5 saate kadar çıktığını söylüyor, daha acıklısı bu çocukların kitap okumak için harcadıkları ortalama zaman günde yarın saatten az. Japonya’da ise durum çok daha vahim; bilgisayar ve oyun konsolları başına esir olmuş anti sosyal hatta kişilik bozukluklarına sahip evinden hiç çıkmayan çocuklar bile var.


Ebeveynlere tavsiyem mutlaka çocuklarınız ile birlikte ekran başında geçirdiğiniz süreyi sınırlamanızdır. Karşılıklı anlayış, doğru rol modeli olma çabası ve ısrarcı bir tutum yarın karşılaşabileceğiniz çok daha farklı ve belki de zor sorunları engelleyecektir.


Son olarak peki acaba ben çocuklarımı bilgisayar başından kaldırabiliyor muyum? Zor oluyor! Ama çalışmaya devam ediyorum.

ULRİKE MEİNHOF


Dario Fo: Ben Ulrike, Bağırıyorum
Adı: Ulrike.
Soyadı: Meinhof.
Cinsiyeti: Kadın.
Yaşı: 41.
Evet, evlendim. Sezeryan doğumlu iki çocuğum var. Evet, eşimden boşandım.
Mesleği: Gazeteci.
Milliyeti: Alman.
Bundan sonra 4 yıl boyunca modern bir devletin, modern bir cezaevine kapatıldım. Suç? Özel mülkiyete ve bunun korunmağı için yaptırılan ve yasalara ve sonuçta her şeyin mülkiyet hakkını sınırsızca genişleterek, patron haklarının gerçekleştirilmesine karşı saldırıda bulunmak. Her şeyin: Beynimizin, düşüncelerimizin, sözcüklerimizin, tavırlarımızın, duygularımızın, işlerimiz ve aşklarımızın, kısacası tüm yaşamımızın. Hukuk Devletinin patronları, bu nedenle beni yok etmeye karar verdiniz. Kutsal yasalarınıza boyun eğildiği sürece yasalarınız herkesi için eşittir. Kadının özgürlük ve eşitliğim en üst düzeylere eriştirdiniz; gerçekten bir kadın olarak beni bir erkek gibi cezalandırdınız. Size teşekkür ederim. Beni cezaevinden daha berbat bir yere koyarak ödüllendirdiniz. Morgdan da soğuk ve aseptik bir yerde ve "duyu organlarımdan yoksun bırakarak" beni işkencelerin en büyüğüne tuttunuz. Deyim yerindeyse yani, beni sessiz bir hücreye gömmüş oldunuz. Beyaz bir sessizlik, beyaz bir hücre, beyaz duvarlar, beyaz döşemeler, kapının sır işlemesi bile beyaz, masa, sandalye ve yatak, tuvaletten bahsetmek yersiz zaten. Neon lambası beyaz, hep yanık duruyor: Gece gündüz. Gece hangisi, gündüz hangisi peki? Nasıl bilebilirim? Pencerenin arasından sürekli olarak beyaz bir ışık sızıyor. Sahte bir ışık, pencere gibi sahte, beni beyaza boyayarak buraya kapattığınız zaman gibi sahte. Sessizlik. Dışarının sessizliği, ne de bir ses, ne bir gürültü, ne bir insan sesi. Ne koridordan geçip giden işitiliyor, ne de açılıp kapanan kapılar. Hiçbir şey!
Tümü sessiz ve beyaz. Beynimin içi sessiz ve tavan gibi beyaz.
Sesim beyaz çıkacak, konuşmayı denersem.
Beyaz tükürüğüm ağzımın kenarında bir burukluk bırakıyor. Gözlerimin içi, midem, boş atan damarım sessiz ve beyaz.
Bir akvaryumda yelpaze yüzgeçlerim kaybetmiş, sessizlikte batmamaya çalışan bir Japon balığı gibi çekingenim. Sürekli olarak kusma duygusu hissediyorum. Beynim, odaya süzülen ışığın boşluğunda kafatasımdan kopuyor. Çamaşır makinesindeki deterjan köpükleri gibi yükselen tozların hepsi üzerimde: Onları temizliyorum, yan yana diziyorum... Yeniden üzerime yapışıyorlar... Yoo, hayır! Hayır! Onları durdurmalıyım. Beni delirtmeyi başaramayacaksınız... Düşünmeliyim! Düşünmek! İşte düşünüyorum.. Sizi düşünüyorum. Bana bu işkenceyi yapan sizleri düşünüyorum: Sizi, bu akvaryumun kristal camına burnunuzu ezerek dayamış ve beni hapsetmiş olmanın ilginçliğini izlerken görüyorum. Gösteriye bayılıyorsunuz... Direnç göstermemden korkuyorsunuz... Benim gibi olan diğerleri ve yoldaşlarım tasarladığınız güzel dünyayı bozmanın arayışında olduğundan korkuyorsunuz.
Göz alıcı renklere boyadığınız çürümüş ve grileşmiş dünyanızdan dışlayıp, tüm renkleri yasakladınız bana, ne grotesk!
insanlar hiçbir şeyin farkına varmadan tüm renkleri tüketsin diye zorladınız onları: Ahududu şurubunu çiğ kırmızıya boyadınız, kanser yaptığı kimin umurundaydı, aperatifleri yaldızlı portakal rengine. Zümrüt yeşili, krom sarısı yağlar ve reçellerin zehirli renklerim çocukların midelerine indirdiniz.
Delirmiş palyaçolar gibi boyadınız kadınlarınızı bile... Yanaklara pespembe, gözkapaklarına Cezayir moru ve menekşe mavişi, dudaklara zencefil kırmızısı ve karnavalın tüm renklerinde tırnak cilaları: Altın, gümüş, yeşil, turuncu hatta kobalt mavisi bile...
Ve beni beyaza zorlayın, çünkü beynim bir sürü renkli kağıtlar arasında paramparça oldu: Korkunuzun lunapark ve karnavallarının renkli kağıtları. Evet, çok güvenli görünüyorsunuz ama kocaman bir korku sizi delirtmeye ve katılaştırmaya yetiyor. Bu nedenle her yeri saran renkli neon ışıklarına gereksinim duyuyorsunuz. Ve vitrinler ve sesler ve gürültüler ve radyo ve büyük ses dalgaları her yerde, açık, büyük mağazalarınızda, evlerinizde, arabalarınızda, kafe barlarda, aşk yaparken yatağınızda bile…
Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin... Çünkü siz terörün starısınız tek başınıza ve beyninizle... Çünkü sizin dünyanızın dünyaların en iyisi olmadığına dair korkunç şüpheleriniz var... Ama daha da beteri: En çöle dönmüş, en kurumuşu.
Beni bu akvaryuma kapatmanızın tek nedeni var... Hayır, sizin yaşamınızı onaylamıyorum. Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum. Cumartesi gecesi, bir restorandaki masanızda çeşitli yabancı menlilerle ve budala ama bağıran müzikle küçük gülücükler, aptal tebessümlerle baştan çıkartan bir kadın olarak sunulmayı istemiyorum. Ve o mahzun ve göz süzen ve bazen deli, öngörüsüz ve aptal ve çocuksu ve ana ve orospu ve aniden sizin hiç eksik etmediğiniz banal bir fıkraya kibarca gülümsemeye kendimi zorlayan biri olmamalıyım. Ah, işte hafif bir hışırtı: Kapı açılıyor, bir gardiyan görünüyor. Ve bana sanki saydammışım ve burada yokmuşum gibi bakıyor. Hiçbir şey söylemiyor, ama elinde öğlen yemeği için getirdiği bir tabak var. Masanın üzerine bırakıp gidiyor. Kilitliyor. Yeniden sessizlik.
Yemek için ne getirdiler? Hamburger. Bir bardak greyfurt suyu. Haşlanmış sebze, bir elma. Aklıma intihar düşüncesi takılır diye endişelendikleri anlaşılıyor. Gerçekten kağıt tabak, kağıt bardak. Bıçak yok, çatal yok. Sadece çiklet gibi yumuşak plastik kaşık var. Kendi kendimi yok etmeme razı değiller. Bu onlara ait bir karar olacak. Zamanı geldiğinde kendimi yok etmem için emirler verilecek ve o andan sonra bu hücrenin penceresindeki engel buruşuk bir çarşafın ve bir kayışın aşılabileceği kadar kaldırılacak ve kendimi asmam için bana yardımcı olacaklar... Hatta çok fazla yardımcı olacaklar. Temiz bir iş... Beni öldürmeye hazırlanan sosyal demokrasimiz gibi tertemiz... iyi bir emir bu.
Kimse tek bir çığlığımı, iniltimi duymayacak... Bu temiz ulusun mutlu insanlarım huzurlu uykularında rahatsız etmemek için her şey sessizlik içinde gayet tedbirli olacak... Emir verin. Uyuyun, uyuyun Almanya’nın ve hatta Avrupa’nın şaşkın ve semiz halkı, öngörülü halk, sakince uyuyun, ölüler gibi! Çığlığım sizi uyandırmayacak... Mezarlıkta yatanlar da uyanmayacaklar. Öfke ve nefret, büyük geminizin makine dairesinde terden geberenlerde birleşecek biliyorum: Türk, İspanyol, İtalyan. Yunan, Arap göçmenler ve tüm Avrupa’nın düzülmüşler!, düzülmemişleri, tüm kadınlar, ezildiğinin aşağılandığının, sömürüldüğünün bilincinde olan tüm kadınlar neden burada olduğumu ve neden bu devletin beni öldürmeye karar verdiğim anlayacaklar...
Tıpkı cadılar zamanındaki bir cadı gibi... iktidar için bugün de cadılar zamanı sürmektedir. Cadılar tezgahlarla, makinelerle, mengenelerle, zincirlerle, gürültülerle, patırtılarla, tiz çığlıklarla birlikte olmak zorundadır. Plafff... tritritritriii... vroommm hahaha! Tritritri, vrommvroomm... Mengene! Frufrufrufrufluuutttss... Pres! Paat! Matkap! Frufrufrufru... motor! Popopopo... kazanlar! Ploffploffploff...
Gürültü, curcuna, çığlık ne güzel! Ah, ah bu patronları siz yarattınız, kazancınız için... ve bende bundan yararlandım.
Sessizlik yeter artık! Kendi kendime gürültü yapacağım: Mengene: Frufrufru... Pres: Paat, paat... matkap frufrufru... kazanlar: ploffploffploff...
Gaz, gaz çıkıyor! Öksür: Öhö öhö öhöö!
Zincir: Ritmik zamanlamayla, ritmik olarak ilerle, vrınnn vroonngtraktrak tatata tatata fırrfırr-rfırrr...
Yeter, yeter! Makineler dursun, susun!.. Sessizlik ne kadar güzel, bana bu sessizliği sağladığınız için teşekkür ederim, gardiyanlar... kesinlikle... Ah, nasıl tadım çıkarıyorum, zevk alıyorum... Dinleyin, ne tatlı, huzur verici... Ben cennetteyim... Gardiyanlar, yargıçlar, politikacılar umurumda bile değilsiniz... Asla beni delirtemeyeceksiniz, beni sağlam öldüreceksiniz... Mükemmel bir ruh ve beyinle... Böylece herkes katillerin devleti ve katillerin hükümeti olduğunuzu anlayacak, emin olacaklar.
Şimdiden cesedim! kaçırıp saklamanızı, kapıyı avukatlarıma engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhofu göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararım verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda boğulma izleri yok... Boynunda hiçbir morarma lekesi yok... Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, donun, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınızı, her katile özgü bu klasik aptallığınızı, kahkahalarınızı yasaklayamazsınız.
Cesedim bir dağ gibi ağır... Yüzbin ve yüzbin, ve yüzbinlerce kadın kolu bu kocaman dağı kaldırıp omuzlarına alırken sizin yerinizi sarsacak müthiş bir kahkaha atacaklar.

YAŞAMA DAİR


Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili.
O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır.
Gelir ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur.
Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili.
İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil,
içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir.
Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur.
Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında...Cezmi Ersöz
Aşk, hep hayatımızın bir noktasında, bir köşesinde,bir şekilde karşımıza çıkar.Bir buluta aşık olursun mavilikler içinde onunla beraber gökyüzünde dans eder onunla usul usul akarsın başka yüreklere.Bazen bir çiçeğe aşık olursun direngenliğine hayran olursun,rengi senin içindeki bütün buzulları eritir,bütün çaresizlikleri bir kenara atıp sadece onun kokusunu duyumsamak istersin.Bazen bir arkadaşa aşık olursun yürek dostun olur,paylaşmadığın cümleler,paylaşmadığın acıları, sevinçleri onunla yaşar onunla omuzdaş olursun hayatın karşısında.Ve sevgili kimsenin onun yerini alamayacağı sevgili...Ondan sen olursun içindeki bütün duygular bir bir akara sevgilinin yüreğine,çevrende her şey daha güzel, daha olumlu daha sevdalı olur, yaşama sımsıkı sarılırsın çünkü her an daha anlamlı daha yaşanası ve zaman kaybetmek istemezsin.Acıyada dönüşebilir ,yüreğinin bir yerindeki sızı tenine alacağın her darbeden daha fazla acı verebilecek duruma gelir. Dokunur yıllardır kimsenin girmediği ücra karanlıklara, dokunur sabaha durgun bir şekilde uyanan yüreğine bir başka olur uyanışları,bir başka güler.Aşk bir yolculuktur evet,uzun ve engebeli içinde binbir çeşit setlerle örülü bir yolculuk, o yolculuk ki seni çiçekler ülkesine götürecek gökyüzünü kendi renginle boyayacağın istediğin resmi resmedeceğin anlara götürür.Hayatın diğer alanlarındaki sorunlar artık seni bu kadar etkilemez,can sıkıntını bu kadar arttıramaz.
Aşk bir gerçekliktir,bazen kabul etmesekte, bütün sıcaklığına rağmen yüreğimizdeki kilitleri kırmasakta.Bir başka ışık olur karanlıklarımızda, yüzünde apayrı bir tebessümle hayata merhaba dersin,arkadaşına daha farklı bir sıcaklıkta sarılırsın.Ve bunu yarına ertelemenin bazen hiç bir anlamı yoktur,çünkü yarının aynı güzellikte aynı durulukta kalacağının garantisi yoktur.Aşkı yarına ertelemek umutlarını ,duygularını kilit altında tutmaya devam etmek demek,yarın demek korkuların devam etmesi demek,yarın demek hayatı ertelemek demek,yarın demek sevgiyi ertelemek demek.Aşk düşüncel ve ruhsal olarak paylaşımalrın,yaşama bakışın iki yürekte anlam bulması ,iki yüreğin aynı ezgiyle göğü kucaklaması ,yarını sarmalamasıdır.Aşk her zaman kapımızı çalmayan ,her zaman düşlerimizi tazeleme fırsatı olmayan bir duygudur,bu duygunun anlamını bütün yoğunluğu ile ertelemeden sevgiyle ve özgür bir şekilde yaşanacağı günlerin umuduyla....

6 Temmuz 2010

BİR NEHİR Kİ .....


...............Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolc.....Hasan Hüseyin Korkmazgil
Bir nehirdir ömrümüz,şairinde dediği gibi,bazen usul usul akar kendiliğinden yolunu kendi belirler,gökyüzünün eşliğinde ağaçları kendine yoldaş eyleyip varacağı noktaya gitmek için rotasını çizer.Bazen coşkunluğunu gösterir bize kuşlarla yarışırcasına doğanın içinden büyük bir heyecanla ilerler.İşte o zaman önünde durabilene aşk olsun,hangi seti koyarsan koy,hangi yöne yönlendirirsen yönlendir o yine akacağı büyük görkemli yüreğe bir şekilde ulaşmasını, akmasını bilir.Bak sende nehirlerin duruluğuna,onların o coşdun akışına bak,denizlere ulaşmak için verdikleri savaşa bak,bak ki yüreğindeki sınırların ne kadar anlamsız olduğunu göreceksin,bak nehirin direngenliğine, sevdalısı denizine ulaşmak için hiç umutsuzluğa kapılıyor mu, tekliyormu yaşama doğru akma tutkusu.Evet bir nehir ömrümüz,kimi zaman karanlık bir kuytuda bıraktığımız yüreklerimizin yeniden coşkuyla tanışıp yavaş yavaş ufka kanat çırpmasına tanık ol. Umutlarının peşinden nasıl gittiğine bak, düşün ne kadar koruyabiliyorsun? Ne kadar dirençle karşılayabiliyorsun gelen savurganlıkları? Oysa her yürek bir umut her yürek bir sevdadır, yeterki anlamını buldur-bulduralım, akması gereken noktayı gösterelim ona.O yolunu bulduktan sonra hangi zincir tutabilir o yüreği,hangi karanlık mahkum edebilir ,hangi kurşun susturabilir...
Varmak istiyorsak ufka bakalım nehirlere,tanık olalım onların denizle buluşmasına,beraberce buluştukları anı şarkılarla nasıl süslediklerini görelim,doğanın onlara nasıl eşlik ettiğine şahit olalım.Bakalım, engel çıktığından umuduna kurşun işlemediğini görelim,yarı yolda umutlarını pazarlarda satmadığını görelim,öyle bir anda dost bakışlarının ve yüzlerinin nasıl nehre yön verdiğine tanıklık edelim.Öyle yokolup gitmek yok,düşler ertelendiğinden kaç yıl geriye gittiğini-gittiğimizi görelim,ondandır ki yaşam ertelenmeye gelmiyor, mavi bir gökyüzünün eşliğinde nehirler gibi direngen, nehirler gibi sevdalı,nehirler gibi umutlu ve umudunu kovalayan nice yarınları, güneşli güzel günleri kucaklamak umuduyla....