skip to main |
skip to sidebar
Recent Posts
Neyi yaşıyoruz şu anda
Nelerle sığmıyoruz dünyaya
Aşktan Öfkeye geçiriyoruz birdenbire
Sevinçten üzüntülere
Durgunluktan coşkulara koşuyoruz
Coşkulardan
Mutsuzluğa gömülüyoruz sessizce
Ve yaşıyoruz böylece her yılı
Koskoca bitmez bir saniyede
Bu çelişkili yürüyüşler içinde
Bizden ne kalır ki geriye
Bir ölenle ölebilmek
Bir gülenle gülebilmek
Mutluluğuna sevinmek insanlığın
Kan ağlamak ölümlerine
Ve Afrika'lı kapkara bir acıyı
Duyabilmek bembeyaz yüreğimizde .Adnan Yücel
Artık öyle bir hal aldı ki doğa bir günde dört mevsimi birden yaşayabiliyoruz, insanda çok farklı değil, bir günde hem acıyı, hem sevinci, coşkuyu, umudu hissedebiliyor. Sevgiler olduğu yerde kalmıyor, aniden öfkeye hırsa dönüşebiliyor, sevdiğimiz bir kişiyi çok çabuk kırabiliyoruz. Farketmiyoruz ki her sevgi ne kadar zor işleniyor o noktalara getirmek için nice bedeller ödeniyor, fedakarlıklar yapılıyor. Bir nesneyi çok çabuk kırıp atabiliriz ama sevgileri, dostlukları, arkadaşlıkları ve aşkları nereye atabileceksin.... Evet.. Yarına dair acı ve üzüntüden başka bir şeyler bırakmak istiyorsak önce doğaya ve insanlara karşı sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız, ona göre yaşama bakmalıyız, umutlarımızı kovalamalıyız, hiç birimiz umudumuz yok diyemeyiz, ben sanmıyorum umutsuz bir insanın yaşayabileceğini. Umutlarımızı büyütebilmek için evet Afrika’daki kapkara bir acıyı hissedebilmeliyiz yüreklerimizde, Asya’da yaşanan yıkımı, gözlerinde yarına dair umutları Filistinli bir çocuğun acı ve öfkesini ve aslında daha neleri sıralayabiliriz buraya... Önemli olan yüreklerimizin kilitli olmaması kendi dışındakileri acıları görebilmesi hissedebilmesi.
Her yürek kendi içindeki odadan çıkarılmalı, sesinin ulaşabileceği her doruğa tırmanabilmeli. Görmeyen bir yüreğe göz, duymayan yüreğe kulak olabilmeli. Yarın kelimesi bana her zaman umudu anımsatmıştır, asla yok olmaması gereken duyguları, sevginin bir sabah güneşiyle, bir rüzgar esintisiyle ya da bir günün batışındaki kızıl gökyüzünden içime yansıyacağı ümidiyle her güne yeni bir merhaba ile başlamak… Her yeni merhaba bize yeni bir yarın sunacaktır, yeni bir sabah sunacaktır, yeni bir kapı açacaktır, her kapı beraberinde aslında yaşamın ne kadar güzel ve anlamlı olduğunu gösterecektir. Merhaba yeni bir gün... Merhaba yarın…
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam, "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar, "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış. Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam, "Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş.
Bülbül ona "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş..
. Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

Sil baştan korkularını
Sar cesaretle yürek bilincini
Ellerin yitirmesin güzellikleri
Uçup gitmesin sabah yeli gibi
Bırakırsan gözlerini anlamsızlığa
Bulamazsın parıldayan ışığı
Yerleşmesin gözlerine korkunun anlamsızlığı
01.04.2003
Korkularımız… Hepimizin bir yerde çıkacak olan farklı bir duygu yoğunluğu... Bazen bu bir ölüm olur, sevdiğimiz, yüreğini hep yanı başımızda hissettiğimiz birinin ölümünün yaratacağı korku; bazen düşüncelerimizi açıklamaktan korkarız çünkü önce onun bize ne götürüp ne getireceğini kestiremeyiz; bazen gök gürültüsüyle gelen yağmurdan korkarız, oysa yağmur için nice şiirler nice besteler yapılmıştır, değil ondan korkmak, damlalarında ıslanarak ellerinde sıcak bir elle yürümek kadar güzel bir şey olabilir mi? Bazen gecenin karanlığından korkarız oysa gece bizim sığındığımız yıldızlarla buluştuğumuz anlardır. Hepimizin bir korkusu ve bunun bir gerekçesi vardır, silmek gerek baştan bunları, duyguları köreltmek değil duyguları yeşertmek için, ama yürek bilincini geliştirmek gerek ellerimiz güzellikleri yitirmesin, yeni sevdalara, dostluklara, umutlara, gelecek düşlere uzak kalmasın, onu bırakmasın, yitirmesin diye...
Evet ne zaman gözlerimizi anlamsız bir boşluğa bırakırsak, o zaman uçurumun kenarında bir ayağımızı aşağıya doğru sarkıtmış oluruz. O zaman bütün umutlarımızı uçurumdan fırlatmış oluruz, gelecek düşlerimizi kör bir zindana kapatmışız demektir. Gözler yitirmesin anlamını, sevdasında anlamını bulsun. Baksın mavi gökyüzünün derinliklerine sonsuzluğu görsün, baksın okyanusun uzunluğuna yüreğinin fark etmediği genişliğini, güzelliğini görsün, baksın doğanın yeşilliğine, rengarenkliliğine, direngenliği ve coşkuyu görsün. Yitirmesin gözlerin anlamını. İşte bu yüzden, bütün acılara, yıkıntılara, hüzünlere rağmen yerleşmesin gözlerine korkunun anlamsız bakışları. Gözler hep ufka, mavinin güzelliklerine takılı kalsın, parlayan ışığı eksik olmasın.
...........
Duygular yeniden yağacak kıvamda
Ve yürek
İmgeleri en ulaşılmaz doruğunda
Ey her şeye bitti diyenler,
Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler!
Ne kırlarda direnen çiçekler
Ne kentlerde devleşen öfkeler
Henüz elveda demediler....
Adnan Yücel
Duygu dedik adına, çocuktu duygularımız öyle saf, öyle sade ve yalındı ki, dünyaya farklı bakardı gözlerimiz, yüreğimiz sadece sevgiyi hisseder sevgiyi yansıtırdı. Hangi çocuk yüreği öfke ve kin besleyebilir ki? Hangi ten rengi onların çıkarsız sevgilerini değiştirebilir, hangi yangın onların yüreklerindeki tertemiz duyguları yok edebilir, hangi karanlık ışıltılı bakışlarını gözlerinden silebilir? Sonra büyüdü duygularımız, sevdalandı, dostluğu yaşadı, kardeşliği yaşadı, yaşama daha farklı bakmaya başladı. Bazen baktık birileri duygularımıza yön vermeye çalışıyor, markasıyla, kültürüyle, sanatıyla… Körleştirilmeye çalışılıyor ama bizler farkında değiliz, sonra benliğimizi ele geçiriyorlar biz yine sadece kendi sınırlarımız içinde yaşamanın ayakta kalmanın mücadelesini veriyoruz. Oysa biliyoruz ki duyguların ve benliğin saflığını- gerçekliğini, özünü kaybedince biz, biz değiliz ki. Farkına vardığımızda çok şeyimizi alıp gitmişler oluyor.
Evet yeniden doğacak kıvamda, yeniden şekillenip, yeşerebilecek zamanları, sabahları yaratmakta bizim elimizde, yeter ki yüreğimizden insani, öz duygularımızı yitirmeyelim. Kendimize döndüğümüzde suya hasret çöllerde yeşerttiğimiz düşlerimiz, imgeler hiç de ulaşılamayacak kadar uzak olmayacak o zaman, gökyüzünden yıldızları koparıp bağrımıza basabileceğizdir.
Yaratılan korku çığlıkları, feryatlara inat biz yine buradayız, yine en doruğunda yaşıyoruz- yaşayacağız duygularımızı. Bitmedi çünkü her şey, yarın daha farklı doğacak, çiçekler daha farklı gösterecek yüzünü kendi rengini, coşkusunu yeniden kazanacak. Onlar kırların çiçekleri, hangi darbeler azaltabilir, hangi öfke yok edebilir ki? Henüz elveda demedik, demeyeceğiz, sadece dostlarımızı, arkadaşlarımızı uğurladığımızda tekrar görüşmek dileğiyle elveda olacak dillerimizde türkülerimiz, şiirlerimiz,umutlarımız biz uzak ufuklarda olsak da yine aynı gönülden aynı yürekten söylenecek, gökyüzünde halaya duracak. Yüzünden yarına dair ışığın solmasına izin verme, o sensin ve sen olarak kal.
Hayatın içinde sevdayla büyüyen kaç canlı yalnız yaşayabilir, içindeki sevdayı bir nehire doğru akıtmadan onun kavurucu sıcaklığından kurtulabilir mi? Dile getirmeden sevdasını, aşkını yaşamını ne kadar sürdürebilir? Hani şair de diyor ya aşk iki kişiliktir, çünkü tek başına yaşanmaz sevda. Tek başına yaşana yaşanan sadece ölümdür. Bir sevdaya düşünce rüzgarın yönü bile değişir senin için, saçalarının arasından esip geçerken onun güzel ezgileri sarar ruhunu, senide alıp rüzgarına diyar diyar gezdirir. Ruhunun en ücra köşelerine, en dokunulmayan kuytularına kadar işler rüzgar. Tıpkı ilkbahar olur yüreğin, içinde hayat bulur yaprakların solgunluğu, yeşerir filizlenir çiçeğe dönüşür... Damarlarında gezinen kanın coşkunluğunda gemiler bile yüzecek duruma gelir. Gökyüzüne bir salıncak kurup gökkuşağının renklerini kendince istediğin renge boyayabilirsin, istediğin sevdayı resmedebilirsin bulutların yerine... Konu aşk olunca, sevda olunca ve iki kişilik yaşanıyorsa hangi zincir yüreğin kanat çırpmasını engelleyebilir...Sen sahip çıktıktan sonra sevdana hangi set suyun akışını durdurabilir, sen umut tohumlarını serptikten sonra hangi ayaz kardelen çiçeğinin boynunu bükebilir. Sen açtıktan sonra yüreğinin yelkenlerini engin maviliklere ve gözlerinde yanan meşaleyi hangi karanlık söndürebilir ki?
Ama aklımızın ucundan şunun geçmesine engel olamayacağız dimi? Bugün bu sevdalar aşklar kaç tane yaşanıyor, kaç tanesine tanıklık ediyoruz, böyle aşklar yaşanıyor mu? Kuşkusuz güzel yaşanan örnekler vardır. Ama yaşanan üretim ilişkileri, sunulan ve bugün dayatılan ilişkilerde hep öne çıkan bireycileşme-körleşme doğallığında insanın doğaya, çevresine ve hatta kendisine yabancılaşma boyutunda yaşanmaktadır. Öyle örnekler yaşıyoruz ki, tv dizilerinde bize anlatılan-dayatılan, gazetelerde , ve hatta haber programlarında , magazinlerde çürüyen ve yozlaşan ilişkiler karşımıza çıkıyor... Aşk diye mutluluk diye gösterilen tamamen çıkarlar üzerinden yürütülen ilişkiler olarak gösteriliyor. Yani yaşadığın ilişki sana maddi olarak, kariyer olarak, konum itibariyle bir şey katıyorsa o aşk oluyor, kısacası duygularının satılması. Oysa sevgi çıkarsız ve sebepsiz bir duygudur, yüreklerin okyanuslarda hayat bulması, göğün ezgisiyle birlikte aynı dilden şarkılar söyleyebilmesidir. Gerçek, köreltilmemiş, umutların yaşamda hayat bulacağı güzel günleri yaratmak için emeğine, sevdana, yüreğine ve yarınlarına sahip çık…

Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum
Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası
Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana....
Adnan Yücel
Kaç suskunluk yaşadık hayatımızda? Kaç gece uykusuz ve suskun düşüncelerle sabahladık? Hangi doğan güne bu bizim, ya da benim günüm diyebildik? Dilimizce sevdamızı kaç kere haykırabildik…Özgürce sevdalına savdanı haykırabilmek ne kadar önemli dimi? Sevda da, aşkda iki kişiliktir, ne tek kişilik bir aşk anlam kazanır ne de iki kişilik anlamsız yaşanan ilişkiler…Oysa birlikte omuz omuza haykırılan sevdalar nasıl coşkunluğunca akar, bir pınardan bir şelaleye dönüşebilir. Artık türkü dizeleri birlikte söylenecektir, gökyüzüneçizilen resimler kendi düşleri, aşkları, yarınları ve sevdalarıdır. Hayallerini yine birlikte gecenin dipsiz kör karanlığında, ay'ın koynunda yeni doğan sabahlara doğru gönderilecek.
Sevda bir nehre, bir okyanusa dönüştükten sonra hangi dalga silebilir onu o yüreklerden, kuşandıktan sonra acıyı çiçeğe dönüştüren direnci neyler ki denizde kopan fırtına? Düşün ki bir damla bir okyanusa dönüşmüş, aynı ritimle atıyor kalpler, aynı ezgilerle çoğalıyor sesler, ne çatılarda ıslık çalan rüzgarlar, ne yüzünü okşayıp saçlarını savuran faklı rüzgarla silebilir ne de hayatın anlamsız boş bakışları seni koparabilir. Gözler baktıkça- gördükçe yürek haykırışlarını hangi dalga , hangi kasırga koparabilir aşkla buluşan yürekleri, sevdayla yoğrulan beyinleri.Aşktır bu saçların ahengine dizeler yazdıran, gözlerin bakışlarında kendini bulduran, gökyüzüne resimler çizdiren, yakamozlarla denizden parıltılar oluşturan…Yaşama dair umut ve savdaların yürek ezgilerinden eksik olmaması için kendi renklerini kendin oluşturmak için izin verme seni sarsan rüzgarlar, kanat açan yüreğini susturma…
Dalgalanmış deniz bendim kendi içimde
Sonra yorgun düşmüş denizlere dönüşen
Ormandım,
Ağaçlarım düş ağaçlarından sıktı.
Tan yeriydim
Göğsüm bağrım payını aldı güneşten
Yanım yörem aydınlığa çıktı.
Gece de bendim
Uzak uzak yıldızları getiren
Su da bendim tarlanızda
Elinizin altında kitaptım
Penceredeydim odanızda
Kurşun geçmez dizeler çiçeği
Özgürlüğüm benim ...Şükran Yurdakul
Dalgalanmış bir denizin dalgalarında düşlerinin okyanuslarına doğru yelken açtın mı? Uzakların gizemini, bilinmezliklerin cazibesiyle yanıbaşında sevdalınla ufka doğru denizin enginliğine yelkenlinle süzülmeyi denedin mi, istemezmisin? Uçsuz bucaksız bir maviliğin kendi içinde nasıl coşkuya dönüştüğünü yüreğinin rengini okyanuslara bırakıp suya düşlerinle umutlarınla yön verdin mi? Oysa ne güzeldir bir denizin ortasından gökyüzünü kucaklamak, derin, uçsuz bucaksız, engin ve uzak maviliği aynı anda sarabilmek, ne güzeldir aynı göğün altında o sonsuzluğu yakalayıp bir şarkı tutturup doğanın kalbine ilerlemek.
Benimde ağaçlarım var düşlerimde sıraladığım, istediğim çiçek renkleriyle süslediğim ağaçlarım, sıralamışımdır kendi benliğimce, bazı yerlerini sık sık bazı yerlerini seyrek ağaçlarla doldurduğum benim düş bahçem. Dalarının gölgesinde kendi dünyamın yansımalarını bulup özlemlerimi dile getiririm, çiçeklerinde renklerimin gizemli anlamlarını anlatırım, filizlenen fidanlarda umutlarımı büyütürüm. Hayat bize kaç defa düş bahçemizi kurma yeşertme fırsatını sunuyor, biz bunu nasıl değerlendiriyoruz? Güneş üstümüze o ışıltılı bakışlarını kaç defa yansıtıyor, biz o bakışlardan yarına dair kaç umut büyütüyoruz, kendi içimizde aydınlığa kapak açabiliyoruz?
Gece de bendim, yakamoz parlaklığı ve güzelliği, çünkü kendimce yorumladım geceyi, kendimce yarattım yarın doğacak günün gizemini. Uzakta, ta uzaklarda yıldızlara yön verdim, onlarıda sundum düşlerimin bahçesine. Su oldum, düş bahçemde yeşerttiğim ağaçların, çiçeklerin her bir damarına doğru aktım, usul usul, yavaş yavaş, yüreğimden geçen geleceğe dair düşlerimi suladım. Kendi özgürlüğümü kendi ellerimle, kendi düşüncelerimle kendi düş bahçemde kurdum. Çiçeklerim kurşun geçirmez bir hal aldı, çünkü yeşeren bir düştü, bir fikir di , bir özlemdi, yaşamda anlam kazanan bir hayattı. Özgürlüğüm benim...Yaşamı anlamlı kılan sensindir, başkalarının senin düşlerini yönlendirmesine izin verme kendi düş bahçeni kendi kur, kendin yönet ,kendin geliştir. Düşlerinin ve düş bahçenin gelen her fırtınada daha fazla direnç kazanıp daha dik durmasını sağla, umutlarını geleceğe taşıyarak kendi özgürlüğünü yakala…
..........
Dalların sevdası düşmüş toprağa
Olgun meyvelere hasret gençliğimiz
Zamanın billur çağlayanı
Gürül gürül akarken avuçlarımızda
Bir damla yağmur adına
Yakarmış dağbaşlarında yüreğimiz
Gökyüzünde sanılmış bütün yaşam
Gökyüzüne çivilenmiş ellerimiz....Adnan Yücel
Gökyüzü…Onsuz günümüz geçebiliyor mu? ona bakmadan, onun o görkemli güzelliğini seyretmeden hiç bir güne başlayabilimiyormuyuz? Uyandığımızda güneşin ışıklarının pencereden yatağımıza süzüldüğüne tanıklık ederiz, yüzümüzde hafif bir sıcaklıkla uyanırız, o sıcaklık ki yüreğimizde güne tebessümle başlamamızı beraberinde getirir. Açarız kolarımızı masmavi derinliğine doğru, uzatırız bizide içine alması sarması için. Ondandır maviliğine, duruluğuna aşık oluşumuz. Bazen yağmur damlalarıyla dokunur yüreklerimize, hüzünler taşır nasırlaşmış yüreklere sevmeyi özlemesini sağlar, unutulan duyguların yeniden kök salmasını yüzümüze savurduğu damlalarla bize anımsatır. Rüzgarı dokunur ciğerlerimizin en kuytu köşelerine, usulca saçlarımızı okşayarak başlar, sevgiyi getirir,umudu ve gökyüzünde sanılan yaşamın sadece karanlıklardan ibaret olmadığını bizi silkeleyerek bize anımsatır.
Bu topraklar o kadar bereketli ki, ektiğin sevda duyguları bir şekilde hayat buluyor, doğayla kucaklaşarak , yoldaşını yüreğine katıp umutlarını büyütmekle buluyor, yeter ki geleceğe dair ışık huzmelerin körelmesin, yeterki umutsuzluk, anlamsızlık düşmesin çocuksu yüreğine. Zaman bazen donuyormuş gibi, olduğu yerde sayıyormuş gibi görünsede billur billur çağlıyor, akıp geçiyor. Ondandır aslında birazda sitemimiz zamana; yapamadıklarımız var daha, yeni filizleniyor özlemini taşıdığımız ütopyalarımız. Artık ertelemek yok yaşama karşı sorumluluklarımızı, yoksa gelecek avuçlarımızdan kayıp gidecek, körleştirilen yürekler o noktada boğulup kalacak karanlığa mahkum edilecek, o noktaya gelmemek için doğanın sesine kulak vermeliyiz, gökyüzünün görkemindeki direngenliği, umudu, özgürlüğü, sevdayı yüreklerimize taşıyabilmeliyiz.Yeni bir gün ve yeni bir sabah, İstanbul'ungüneşli sabahlarından güneşli türkülerle geleceğe…